Sadece bizim toplumumuzda değil; tüm dünyada son yüzyılın hakim felsefesi, kullan-at anlayışıdır. Küreselleşme ve kapitalimizin olmazsa olmazı tüketimdir. İnsanlar çok miktarda tüketmelidir ki; büyük şirketler çok miktarda üretim yapabilsin, çok miktarda hammadde alsın vs...çark bu şekilde dönüyor. İnsanlara sürekli olarak en yeni cep telefonlarını, en yeni bilgisayarları, en yeni arabaları kullanmaları yönünde görsel ve yazılı basında reklam bombardımanı uygulanıyor. Genç nesiller ideal karakter olarak gördükleri şarkıcılar, dizi/film yıldızları ve top modellere öykünerek onlar gibi yaşamaya özendiriliyorlar. Hatta ürün reklamlarında bu kişiler kullanılıyor ki satışlar garantilensin.
Sonuç ortada her yıl çöpe atılan milyonlarca bilgisayar, cep telefonu, dergi, kitap, giyecekler. Tüm bu mamullerin üretimi için harcanan petrol türevleri, enerji, emek, ağaç vb hammaddeyi düşünen yok. Yaşlı dünyamız daha ne kadar bu azgın tüketimi karşılayabilir ki.
Batı toplumlarında aykırı sesler yok değil. Özellikle çevre örgütlerinin bastırması ile çevreci cep telefonları bile üretilmiş. Nasıl mı çevreci; telefonun dışı çok dayanıklı ve yıllarca kullanılacak şekilde tasarlanmış. İçinde gömülü yazılımsa sürekli olarak güncellenebilecek şekilde tasarımlanmış. Yani telefon gelecek yıllarda çıkacak teknolojilere de uyum sağlayabilecek. Böylece kullanım ömrü uzamış oluyor.
Bir de bizim gibi gelişmekte olan ülkelere bakalım. Hemen her gencin elinde son model bir cep telefonu; hatta arkadaş arasında bu telefonun markası ve modeli de statü sembolü oluyor. Çok az kişi kullandığı telefonun tüm özelliklerine ihtiyaç duyuyor, asıl amaç hava atmak. Neticede ülke dışına ödenen milyarlarca dolar. Halbuki bu para ülkede kalsa, tüm yurttaşların yararına harcanabilirdi.
Giysilerde öyle; eskiden hatırlarım abimizin ablamızın giydiğini biz giyer, bizden sonra da kardeşlerimiz giyerdi. Şimdi düşen fiyatlarında etkisi ile, her çocuk için ayrı ayrı kıyafetler alınıyor. Biz büyükler farklı mıyız derseniz, hayır. Babalarımızın kaliteli bir en fazla iki takım elbisesi olur, sürekli onu giyerlerdi işe giderken. Okul kıyafetlerimiz de tek tipti, formalar yukarda belirttiğim zincirle elden ele geçerdi. Şimdi her okulun kendine has forması var, hepsi ayrı masraf.
Batı ülkelerinde ikinci el kıyafet mağazaları vardır. Biz de birkaç istisna haricinde yaygınlaşmadı. Tekstil ülkesi olduğumuz için fiyatların çoğu ülkeye göre makul düzeyde olması bunda ana etken.
Kısır bir döngü var. Çok tüketim olmalı ki, çok satış olsun; çok satış olsun ki, birim üretim maliyetleri daha da düşsün, böylece nihai tüketiciye satış fiyatları da insin. Ürün fiyatları da düştükçe, anlattığım şekilde israf artmakta.
İsrafsa dünyanın ve özelde ülkenin kaynaklarının tükenmesine yol açıyor. Birkaç on yıl içinde; insanlık çevre felaketlerinin sebep olduğu acıları daha yoğun yaşamaya başlayacak. Kuraklık ve kıtlık, ilk görünen felaketler.
Ya birey ve toplum olarak üzerimize düşeni yapacağız ya da bozulan dengeler yüzünden doğanın da bizden alacaklarına razı olacağız. Kişisel olarak da yapabileceğimiz çok şey var. Örneğin kullandığımız elektrikli aygıtların kapatırken fişini çekmek, çevre dostu otomobiller kullanmak, bürolarımızda kağıtların her iki yüzünü de kullanmak, bozulmadan cep telefonumuzu değiştirmemek bunlardan birkaçı.
Arabalardan bahsetmişken, arazi araçlarına da değinmek isterim. Amerikan yaşam tarzının bir sembolü olan bu araçlar, aslen zorlu arazi koşulları için tasarlanmıştır. Dolayısıyla son derece ağır ve hantal olan gövdelerini taşıyabilmek için, çok güçlü ve büyük motorlara sahiptirler. Normal bir arabanın hemen hemen iki katı yakıt sarf ederler. Kırsal alanda yaşayan kişilerin bu araçları kullanması makuldür de, şehirde yaşayanların bu araçları kullanması saçmadır.
Bizim gibi ülkelerde bu tip araçlar tamamen ego tatmini için kullanılan, statü sembolleridir. Ayrıca söylemek isterim ki bu tip araçların şehiriçi trafiğinde kullanımı, hem kullanan hem de karşıdaki insanlar için büyük hayati riskler taşımaktadır. Zira yapılan araştırmalar, bu araçları kullananların daha fütursuz davrandıklarını ve daha çok kazaya karıştıklarını ispatlamaktadır. Yine yapılan araştırma ve istatistiklerin sonuçlarına göre arazi araçlarının karıştıkları trafik kazalarında, karşı tarafta meydana gelen ölümler normal araçlardakine göre çok daha yüksektir. Dolayısıyla bilinçsiz sürücüler elinde bu araçlar, birer ölüm makinesi haline gelmektedir.
Çevre duyarlılığı sadece medeni bir insan olmanın gereği değil, aynı zamanda tüm büyük dinlerin de olmazsa olmazıdır. Zira israf, tüm kutsal metinlerce lanetlenmiş Yüce Yaratıcı' nın öfkesini çeken davranışlardan biridir.
Büromun Konumu - Office Location
19 Mart 2009 Perşembe
21 Şubat 2009 Cumartesi
ANTALYA VE RAYLI SİSTEM TARTIŞMALARI
Antalya' da esnaf ve sokaktaki vatandaş arasında bir kamuoyu anketi yapılsa; herhalde en çok konuşulan konuların başında Raylı Sistem Projesi gelir. Etrafıma kulak verdiğim zaman genelde; eleştirilerin görüşler arasında yoğun olduğunu görmekteyim. Bu kanımca biraz da proje hakkında yeterli bilgi sahibi olunmamasından kaynaklanıyor.
Biz Türk insanı olarak nedense plan, program vb şeyleri pek sevmeyiz. Zamanla kısıtlı olmak yerine, her şeyin bir anda hemencecik oluvermesini isteriz. Halbuki büyük inşaat projelerinin çok karmaşık ve uzun yapım süreçleri olması kadar doğal bir şey yok. Özellikle kentin trafik problemlerini çözme gibi bir iddianız varsa, çözümlerinizin de iddialı olması gerekir.
Daha önceki köprülü kavşak ve battı çıktıların yapımları sırasında daha çok trafik sıkışıklıkları yaşanmıştı. O zaman da çokça şikayetler yapıldı, ama ne oldu. Bakın şimdi büyük çoğunluk memnun.
Raylı Sistem konusunda en çok duyduğum şikayet ise, neden hattın tamamının yer altından gitmediği. Bunun çok basit bir açıklaması var aslında; maliyet yani para. Kendine ayrılmış yoldan gittiği sürece metro ile hafif raylı sistemin hız açısından çok büyük bir farkı yok. Ancak inşaat yapım süreleri ve maliyet açısından çok büyük farklar var. Metro yapılması söz konusu olsaydı, projenin sadece şu anki güzergahının inşasının bile yıllarca sürmesi ihtimali vardı.
İkinci eleştiri konusu ise güzergahın son derece kısıtlı kişinin ihtiyacına cevap verecek olduğu. Buna katılmamak elde değil. Ancak bu projenin daha ilk safhası. Aşağıda gördüğünüz haritada, ilerleyen aşamalar da gösterilmiş. Bu haritayı ben imar planı dosyaları içinden aldım. Keşke belediye kendi web sayfasında bu haritayı yayımlasa idi.

Hafifi Raylı Sistem' in 2. Aşaması' na Otogar-Üniversite-Meydan, Meydan-Havaalanı veya Meydan-Lara-Kundu güzergahlarından biri ile başlanması muhtemel. Üçüncü aşamada ise Liman ve Altınova bölgelerine ulaşan hatların yapımı öngörülüyor.
Tüm aşamalar tamamlandığında, Antalya Hafif Raylı Sistemi' nin durak ve güzergahlarının tüm şehri saracağı görülüyor (Bkz. aşağıdaki şema). Umarız bu çok kısa bir sürede gerçekleşir; zira bu şekilde Antalya trafiği çok rahatlayacak. İnsanlar ev ve iş yerleri arasında raylı ulaşımı kullanacağı gibi, Lara ve Konyaaltı plajlarına ulaşım da hızlanacak.

Ancak raylı sistemin esas yararı zaman konusunda olacak. Bugün Antalya trafiğinde belli saatlerde zaman israfı söz konusu olmakta. Kendi araçları ile yolculuk edenler bundan çok fazla etkilenmeseler de özellikle toplum ulaşımda dolmuşları tercih edenlerin, bir yerden bir yere ulaşması bazen 1 saati aşıyor.
Biz millet olarak pek dakik değilizdir. Saatle plan program yapan çok az kişi vardır. Ancak oteller vb işletmelerin vardiyalı çalışma usulü ile bu yaygınlaşmakta. Hemen hemen tüm otellerin servisleri var, aksi halde yine gecikmeler oluyor. Raylı sistemin yaygınlaşması ile tüm özel servislerin yerini, işletmeler tarafından dağıtılan toplu ulaşım kartları alacak. Bu hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım için olmazsa olmaz.
Ülke ekonomisi petrol ve türevleri için milyarlarca doları dışarıya ödüyor. Ulaşımımızın hem şehirler arasında hem de şehir içinde raylı sistemlere dayandırılması, ülke menfaatleri için oldukça önem taşıyor.
Biz Türk insanı olarak nedense plan, program vb şeyleri pek sevmeyiz. Zamanla kısıtlı olmak yerine, her şeyin bir anda hemencecik oluvermesini isteriz. Halbuki büyük inşaat projelerinin çok karmaşık ve uzun yapım süreçleri olması kadar doğal bir şey yok. Özellikle kentin trafik problemlerini çözme gibi bir iddianız varsa, çözümlerinizin de iddialı olması gerekir.
Daha önceki köprülü kavşak ve battı çıktıların yapımları sırasında daha çok trafik sıkışıklıkları yaşanmıştı. O zaman da çokça şikayetler yapıldı, ama ne oldu. Bakın şimdi büyük çoğunluk memnun.
Raylı Sistem konusunda en çok duyduğum şikayet ise, neden hattın tamamının yer altından gitmediği. Bunun çok basit bir açıklaması var aslında; maliyet yani para. Kendine ayrılmış yoldan gittiği sürece metro ile hafif raylı sistemin hız açısından çok büyük bir farkı yok. Ancak inşaat yapım süreleri ve maliyet açısından çok büyük farklar var. Metro yapılması söz konusu olsaydı, projenin sadece şu anki güzergahının inşasının bile yıllarca sürmesi ihtimali vardı.
İkinci eleştiri konusu ise güzergahın son derece kısıtlı kişinin ihtiyacına cevap verecek olduğu. Buna katılmamak elde değil. Ancak bu projenin daha ilk safhası. Aşağıda gördüğünüz haritada, ilerleyen aşamalar da gösterilmiş. Bu haritayı ben imar planı dosyaları içinden aldım. Keşke belediye kendi web sayfasında bu haritayı yayımlasa idi.

Hafifi Raylı Sistem' in 2. Aşaması' na Otogar-Üniversite-Meydan, Meydan-Havaalanı veya Meydan-Lara-Kundu güzergahlarından biri ile başlanması muhtemel. Üçüncü aşamada ise Liman ve Altınova bölgelerine ulaşan hatların yapımı öngörülüyor.
Tüm aşamalar tamamlandığında, Antalya Hafif Raylı Sistemi' nin durak ve güzergahlarının tüm şehri saracağı görülüyor (Bkz. aşağıdaki şema). Umarız bu çok kısa bir sürede gerçekleşir; zira bu şekilde Antalya trafiği çok rahatlayacak. İnsanlar ev ve iş yerleri arasında raylı ulaşımı kullanacağı gibi, Lara ve Konyaaltı plajlarına ulaşım da hızlanacak.

Ancak raylı sistemin esas yararı zaman konusunda olacak. Bugün Antalya trafiğinde belli saatlerde zaman israfı söz konusu olmakta. Kendi araçları ile yolculuk edenler bundan çok fazla etkilenmeseler de özellikle toplum ulaşımda dolmuşları tercih edenlerin, bir yerden bir yere ulaşması bazen 1 saati aşıyor.
Biz millet olarak pek dakik değilizdir. Saatle plan program yapan çok az kişi vardır. Ancak oteller vb işletmelerin vardiyalı çalışma usulü ile bu yaygınlaşmakta. Hemen hemen tüm otellerin servisleri var, aksi halde yine gecikmeler oluyor. Raylı sistemin yaygınlaşması ile tüm özel servislerin yerini, işletmeler tarafından dağıtılan toplu ulaşım kartları alacak. Bu hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım için olmazsa olmaz.
Ülke ekonomisi petrol ve türevleri için milyarlarca doları dışarıya ödüyor. Ulaşımımızın hem şehirler arasında hem de şehir içinde raylı sistemlere dayandırılması, ülke menfaatleri için oldukça önem taşıyor.
21 Ocak 2009 Çarşamba
PARDUS' A SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Pardus' un e-ileti grubuna üyeyim ve kullanıcıların birebir olarak yaşadıkları sorunları ve çözümlerini ilgiyle takip ediyorum. Son zamanlarda bu gruplara dahi ulaşan Pardus' u aşağılayan, kötüleyen görüşlere üzülerek şahit oldum. Dikkat ediniz Pardus' u eleştiren, eksikleri, olması gerekenleri dile getiren yorumlar demiyorum. Alenen hakaret, aşağılama vb ifadeler.
Bu nitelikte görüşler benim gibi Pardus' a gönül veren kullanıcıları üzse de, esas geliştiriciler üzerinde; yaptıkları çalışmaların takdir edilmemesi hissini uyandırmakta. Bu nedenle bu makaleyi kaleme almak istedim.
Bu tip görüşler genelde Microsoft' dan sertifikalı bilişim sektöründe belli konumda bulunan yazılımcılar tarafından dile getirilmekte. Bu kişilerin ÖZGÜR YAZILIM FELSEFESİNİ yeterince kavrayamadıkları düşüncesindeyim. Ayrıca elde ettikleri sertifikalar ve yerleştikleri konumlar itibariyle; yeni şeyler öğrenmeye kapalı, değişiklikten korkan insanlar.
Bunlar tekelci anlayışa sıkı sıkıya sarılarak, piyasada özgür yazılımlar lehine esen rüzgarı tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bugün tüm dünyada özellikle (cep telefonu, netbook gibi) donanım ürünlerinde serbest yazılımlara doğru kayış var. Ekonomik kriz de bunun artmasına neden oldu. İnsanlar artık sürekli yeni sürümleri çıkan yazılımlara para ödemekten bıktı.
Pardus' a gelince dünyadaki benzerlerine uygun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi ulusal çıkarları gereği milli yazılımlara yönelme ihtiyacı hissetti. Pardus' un Linux tabanlı olması nedeniyle milli bir yazılım olamayacağı eleştirileri ise son derece mantıksız. Zira araba üretirken tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Bilim Tarihi' ne baktığımızda tüm icatların, bir önceki neslin teknolojisi üzerine yeni bilgiler eklenerek elde edildiğini görürüz.
Ayrıca Fransa, Almanya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki devlet yetkilileri de bu çok bilmiş arkadaşlar kadar akıllı değil mi. Bu ülkeler de kendi milli yazılımlarını geliştirirken linux tabanlı olmasına dikkat ettiler.
Bırakın efendim bırakın, ilk çıktığı günden beri Pardus' umu büyük bir zevkle kullanıyorum. Bugüne kadar ufak tefek birkaç sorun dışında herhangi bir problem yaşamadım. Her çıkan sürümle de daha iyiye gidiliyor. Pardus' dan önce Gelecek Linux' u da denemiş ancak memnun kalmamıştım. Tübitak UEKAE iyi yolda ilerliyor, siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.
Bu nitelikte görüşler benim gibi Pardus' a gönül veren kullanıcıları üzse de, esas geliştiriciler üzerinde; yaptıkları çalışmaların takdir edilmemesi hissini uyandırmakta. Bu nedenle bu makaleyi kaleme almak istedim.
Bu tip görüşler genelde Microsoft' dan sertifikalı bilişim sektöründe belli konumda bulunan yazılımcılar tarafından dile getirilmekte. Bu kişilerin ÖZGÜR YAZILIM FELSEFESİNİ yeterince kavrayamadıkları düşüncesindeyim. Ayrıca elde ettikleri sertifikalar ve yerleştikleri konumlar itibariyle; yeni şeyler öğrenmeye kapalı, değişiklikten korkan insanlar.
Bunlar tekelci anlayışa sıkı sıkıya sarılarak, piyasada özgür yazılımlar lehine esen rüzgarı tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bugün tüm dünyada özellikle (cep telefonu, netbook gibi) donanım ürünlerinde serbest yazılımlara doğru kayış var. Ekonomik kriz de bunun artmasına neden oldu. İnsanlar artık sürekli yeni sürümleri çıkan yazılımlara para ödemekten bıktı.
Pardus' a gelince dünyadaki benzerlerine uygun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi ulusal çıkarları gereği milli yazılımlara yönelme ihtiyacı hissetti. Pardus' un Linux tabanlı olması nedeniyle milli bir yazılım olamayacağı eleştirileri ise son derece mantıksız. Zira araba üretirken tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Bilim Tarihi' ne baktığımızda tüm icatların, bir önceki neslin teknolojisi üzerine yeni bilgiler eklenerek elde edildiğini görürüz.
Ayrıca Fransa, Almanya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki devlet yetkilileri de bu çok bilmiş arkadaşlar kadar akıllı değil mi. Bu ülkeler de kendi milli yazılımlarını geliştirirken linux tabanlı olmasına dikkat ettiler.
Bırakın efendim bırakın, ilk çıktığı günden beri Pardus' umu büyük bir zevkle kullanıyorum. Bugüne kadar ufak tefek birkaç sorun dışında herhangi bir problem yaşamadım. Her çıkan sürümle de daha iyiye gidiliyor. Pardus' dan önce Gelecek Linux' u da denemiş ancak memnun kalmamıştım. Tübitak UEKAE iyi yolda ilerliyor, siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.
29 Aralık 2008 Pazartesi
BİR ROBIN HOOD YARATAMADIK
Son yıllarda TRT tarafından çekilen Kurtuluş ve Ateşten Gömlek dizilerini saymazsak şanlı tarihimizden film endüstrisinde yeterince yararlandığımız söylenemez. Halbuki daha önceki dönemde çekilen Cüneyt Arkın' lı Malkoçoğlu ve Kartal Tibet' li Tarkan filmleri büyük başarılara imza atmıştı.
Oysaki yabancılar bir halk efsanesi olan Robin Hood' un onlarca filmini yaptılar. Olay da aslında o kadar ilginç değil; Haçlı Seferi' ne katılmak için ülkeden ayrılan Arslan Yürekli Richard' ın ardından İngiltere' de oluşan fetret devri ve zenginden alıp fakire vermesi ile ünlenen, derebeyilerine kök söktüren kahraman hırsız Robin.
Bizim tarihimizse filmi senaryosu olabilecek yüzlerce ilginç olayla dolu. Hatta bu konuda yazılmış onlarca eser de var. Örneğin Barbaros Hayrettin Paşa' nın Günlükleri veya tutulan sefer cerideleri, senaristler için hazır kaynak.
Edebi eser olarak da bizi Osmanlı Devleti' nin kuruluş devrine götüren Kemal Tahir' in Devlet Ana' sı, Tarık Buğra' nın Osmancık' ı sayılabilir. Bu eserlerden okullardaki Osmanlı Tarihi Dersleri' nde de yeterince yararlanılmıyor. Tarihimizi hep ekonomik ve sosyal koşullardan uzak kupkuru bir anlatımla öğrencilere sunuyoruz. Sonuçta da dersler öğrenciler için zevk değil, eziyet oluyor.
Film konusunda mali kaygılar ağır basarsa en azından çizgi film veya çizgi roman olarak tarihin işlenmesi gerekir. Örneğin Fransızlar' ın Asterix adlı kahramanını gösterebiliriz.
Dünyada ülkemizi tanıtacak bir kahramanımız yok. İngilizlerin Robin Hood, Arabistan' lı Lawrence, Harry Potter' ını, Fransızların Jean D'arc ve Asterix' ini, Yunanlıların Leonidas' ını, Amerika' nın Rambo' sunu, Hintlilerin Gandhi' sini herkes biliyor. Ama bizim ne Hayrettin Paşa' mız, ne de Mustafa Kemal Atatürk' ümüz yeterince tanınıyor.
Dünya çapında satış başarısına ulaşacak eserlere ihtiyacımız var. Bunun illaki sinema filmi olması gerekmez. Yeri geldiğinde bir bilgisayar oyunu bile tanıtımda son derece etkili bir yol. Konusunu Osmanlı Tarihinden alan bir oyunun Devlet katkısı ile yapılması çok zor bir şey olmasa gerek. Yeter ki gerçekten istensin ve yurt dışına tanıtım için dökülen milyonlarca dolardan bir kısmı bu işe ayrılsın. Hem bu sayede dışarı çıkacak kaynak ülke içinde kalır ve ülkeye katma değer yaratan yazılım gibi sektörler desteklenmiş olur.
Oysaki yabancılar bir halk efsanesi olan Robin Hood' un onlarca filmini yaptılar. Olay da aslında o kadar ilginç değil; Haçlı Seferi' ne katılmak için ülkeden ayrılan Arslan Yürekli Richard' ın ardından İngiltere' de oluşan fetret devri ve zenginden alıp fakire vermesi ile ünlenen, derebeyilerine kök söktüren kahraman hırsız Robin.
Bizim tarihimizse filmi senaryosu olabilecek yüzlerce ilginç olayla dolu. Hatta bu konuda yazılmış onlarca eser de var. Örneğin Barbaros Hayrettin Paşa' nın Günlükleri veya tutulan sefer cerideleri, senaristler için hazır kaynak.
Edebi eser olarak da bizi Osmanlı Devleti' nin kuruluş devrine götüren Kemal Tahir' in Devlet Ana' sı, Tarık Buğra' nın Osmancık' ı sayılabilir. Bu eserlerden okullardaki Osmanlı Tarihi Dersleri' nde de yeterince yararlanılmıyor. Tarihimizi hep ekonomik ve sosyal koşullardan uzak kupkuru bir anlatımla öğrencilere sunuyoruz. Sonuçta da dersler öğrenciler için zevk değil, eziyet oluyor.
Film konusunda mali kaygılar ağır basarsa en azından çizgi film veya çizgi roman olarak tarihin işlenmesi gerekir. Örneğin Fransızlar' ın Asterix adlı kahramanını gösterebiliriz.
Dünyada ülkemizi tanıtacak bir kahramanımız yok. İngilizlerin Robin Hood, Arabistan' lı Lawrence, Harry Potter' ını, Fransızların Jean D'arc ve Asterix' ini, Yunanlıların Leonidas' ını, Amerika' nın Rambo' sunu, Hintlilerin Gandhi' sini herkes biliyor. Ama bizim ne Hayrettin Paşa' mız, ne de Mustafa Kemal Atatürk' ümüz yeterince tanınıyor.
Dünya çapında satış başarısına ulaşacak eserlere ihtiyacımız var. Bunun illaki sinema filmi olması gerekmez. Yeri geldiğinde bir bilgisayar oyunu bile tanıtımda son derece etkili bir yol. Konusunu Osmanlı Tarihinden alan bir oyunun Devlet katkısı ile yapılması çok zor bir şey olmasa gerek. Yeter ki gerçekten istensin ve yurt dışına tanıtım için dökülen milyonlarca dolardan bir kısmı bu işe ayrılsın. Hem bu sayede dışarı çıkacak kaynak ülke içinde kalır ve ülkeye katma değer yaratan yazılım gibi sektörler desteklenmiş olur.
1 Kasım 2008 Cumartesi
UYAP' DA YAŞANAN AKSAKLIKLAR
Uzunca bir süredir bu konuda yazmak istiyordum. UYAP kullanıldıkça yaşanan sorunları gözlemlemek için bir süre bekledim. Genel olarak bakıldığında Ulusal Yargı Ağı ile Adliye Teşkilatındaki bilgisayarların daha verimli kullanılması söz konusu. Şüphesiz ki yararlı bir proje; Adli Sistemimize hız kazandıracağı da kesin.
Ancak ben projeye bir Avukat gözü ile de eleştirisel olarak bakmak istiyorum. İnternet üzerinden işleyen ve sertifikalarımız ile girebildiğimiz Dosya Takip Sistemi, yapılan iyileştirmeler sonucunda mükemmel hale geldi. Bir ara Firefox kullanıcılarına yaşatılan sıkıntılar geride kaldı. Artık işletim sistemlerinden bağımsız olarak tüm tarayıcılarla sorunsuz olarak çalışmakta.
Olumlu yönleri belirttikten sonra gelelim olumsuzlara; İcra Daireleri' nde kullanılan paneller gereksiz olarak çok ayrıntılı olarak düzenlenmiş. Bilgisayar kullanımının amacı, işleri hızlandırmaktır. Bu şekliyle sistem İcra Daireleri' ndeki işleri hızlandırmaktan çok yavaşlatmakta. Bir tek icra takip dosyasının sisteme kaydı için 15' in üzerinde tıklama yapılması gerekiyor. Halbuki icra memurlarının görevi; Avukatlar tarafından girilen kayıtların, gerçek kağıt dosyadakilerle uyuşup uyuşmadığının tespiti olmalı. Bunun da daha kullanıcı dostu bir arayüzle tek tıklama ile halledilebilmesi gerekli. Örneğin her dosya için harç makbuzları, tebligatlar otomatik çıkmalı vb.
Gelen şikayetler arasında E-Takip programı en üst sırayı alıyor. Adalet Bakanlığı' nın şu anki uygulaması ile bu program, kendi kaderine terk edilmiş bulunuyor. Uzun süredir güncelleme yapılmadığı için, program hem Windows hem de Linux tabanlı işletim sistemlerinde doğru düzgün çalışmıyor. Yaptığımız incelemeler sonucunda hatanın temelinde Sun firmasına ait Java programının güncellenmesinin yattığını tespit ettik. Şöyle ki UYAP E-Takip programı işletim sistemlerinden bağımsız olarak java uygulaması olarak çalışmakta. Yani program java programlama diliyle yazılmış.
Geçen yıllar itibariyle Sun firması java programında çeşitli güncellemeler yaptı. Bizim E-Takip programında ise belirttiğimiz üzere hiçbir güncelleme yapılmadı. Dolayısıyla son sürüm java kullanan bilgisayarlarda, E-Takip programı (javanın eski versiyonu için yazıldığından) uyumsuz olduğu için çalışmamakta.
Windows XP' de eski java programı yüklü olanlarla, Pardus 2007 kullanıcıları, E-Takip programını sorunsuz kullanırken; Windows Vista ve Pardus 2008 kullanıcıları E-Takip programını kullanamamaktalar.
Ancak eski java sürücüleri bulunup, bilgisayardaki son sürüm java kaldırılarak onun yerine eskisi yüklenince sorun çözülebiliyor. Bu da herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Özellikle yaşı ilerlemiş meslektaşlarımız, bilgisayar konusunda zaten sıkıntılılar; bir de bu çıkmazlarla iyice bunalmaktalar. Ben çoğunun icra takiplerini müvekkillerine açtırdıklarına şahit oldum. Biliyorsunuz ki vatandaş icra takiplerini E-Takip olarak getirmek zorunda değil.
UYAP' dan sorumlu Havelsan firmasının E-Takip programını sürekli olarak güncellemesi gerektiğini düşünüyoruz. Yazılımın kaynak kodlarına sahip firma için bu o kadar da zor bir iş olmasa gerek.
Bu haliyle uygulama, avukatları paralı programları almaya zorlamakta. Bunun adil olmadığı düşüncesindeyiz. Ayrıca paralı programlarda da birçok hatalar mevcut ve onların kullanılmasının öğrenilmesi de oldukça zor.
UYAP' ın resmi sitesinde E-Takip programının Linux versiyonun kaldırıldığını da gördük. Bu durumda Ulusal Yargı Ağımızın ne kadar ULUSAL olduğu da tartışılacaktır. Zira kullanıcıları bir tek işletim sistemine mecbur bırakmak ne kadar doğrudur. Hele de o işletim sistemi Windows gibi arka kapılarla, gizlilik ihlalleri vs. ile dolu ise.
Bu yanlış bir an önce düzeltilmeli, ulusal işletim sistemimiz Pardus desteklenerek; E-Takip programının linux versiyonu da tekrar dosya indirme sayfasındaki yerini almalıdır. Hatta TÜBİTAK ile işbirliğine gidilerek E-Takip programının PİSİ Paketi hazırlanmalı ve resmi Pardus Depolarına konulmalıdır. Dünyanın her yerinden yüzlerce program TÜBİTAK sunucularında yer bulurken, neden E-Takip programı yer almasın ki.
Ancak ben projeye bir Avukat gözü ile de eleştirisel olarak bakmak istiyorum. İnternet üzerinden işleyen ve sertifikalarımız ile girebildiğimiz Dosya Takip Sistemi, yapılan iyileştirmeler sonucunda mükemmel hale geldi. Bir ara Firefox kullanıcılarına yaşatılan sıkıntılar geride kaldı. Artık işletim sistemlerinden bağımsız olarak tüm tarayıcılarla sorunsuz olarak çalışmakta.
Olumlu yönleri belirttikten sonra gelelim olumsuzlara; İcra Daireleri' nde kullanılan paneller gereksiz olarak çok ayrıntılı olarak düzenlenmiş. Bilgisayar kullanımının amacı, işleri hızlandırmaktır. Bu şekliyle sistem İcra Daireleri' ndeki işleri hızlandırmaktan çok yavaşlatmakta. Bir tek icra takip dosyasının sisteme kaydı için 15' in üzerinde tıklama yapılması gerekiyor. Halbuki icra memurlarının görevi; Avukatlar tarafından girilen kayıtların, gerçek kağıt dosyadakilerle uyuşup uyuşmadığının tespiti olmalı. Bunun da daha kullanıcı dostu bir arayüzle tek tıklama ile halledilebilmesi gerekli. Örneğin her dosya için harç makbuzları, tebligatlar otomatik çıkmalı vb.
Gelen şikayetler arasında E-Takip programı en üst sırayı alıyor. Adalet Bakanlığı' nın şu anki uygulaması ile bu program, kendi kaderine terk edilmiş bulunuyor. Uzun süredir güncelleme yapılmadığı için, program hem Windows hem de Linux tabanlı işletim sistemlerinde doğru düzgün çalışmıyor. Yaptığımız incelemeler sonucunda hatanın temelinde Sun firmasına ait Java programının güncellenmesinin yattığını tespit ettik. Şöyle ki UYAP E-Takip programı işletim sistemlerinden bağımsız olarak java uygulaması olarak çalışmakta. Yani program java programlama diliyle yazılmış.
Geçen yıllar itibariyle Sun firması java programında çeşitli güncellemeler yaptı. Bizim E-Takip programında ise belirttiğimiz üzere hiçbir güncelleme yapılmadı. Dolayısıyla son sürüm java kullanan bilgisayarlarda, E-Takip programı (javanın eski versiyonu için yazıldığından) uyumsuz olduğu için çalışmamakta.
Windows XP' de eski java programı yüklü olanlarla, Pardus 2007 kullanıcıları, E-Takip programını sorunsuz kullanırken; Windows Vista ve Pardus 2008 kullanıcıları E-Takip programını kullanamamaktalar.
Ancak eski java sürücüleri bulunup, bilgisayardaki son sürüm java kaldırılarak onun yerine eskisi yüklenince sorun çözülebiliyor. Bu da herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Özellikle yaşı ilerlemiş meslektaşlarımız, bilgisayar konusunda zaten sıkıntılılar; bir de bu çıkmazlarla iyice bunalmaktalar. Ben çoğunun icra takiplerini müvekkillerine açtırdıklarına şahit oldum. Biliyorsunuz ki vatandaş icra takiplerini E-Takip olarak getirmek zorunda değil.
UYAP' dan sorumlu Havelsan firmasının E-Takip programını sürekli olarak güncellemesi gerektiğini düşünüyoruz. Yazılımın kaynak kodlarına sahip firma için bu o kadar da zor bir iş olmasa gerek.
Bu haliyle uygulama, avukatları paralı programları almaya zorlamakta. Bunun adil olmadığı düşüncesindeyiz. Ayrıca paralı programlarda da birçok hatalar mevcut ve onların kullanılmasının öğrenilmesi de oldukça zor.
UYAP' ın resmi sitesinde E-Takip programının Linux versiyonun kaldırıldığını da gördük. Bu durumda Ulusal Yargı Ağımızın ne kadar ULUSAL olduğu da tartışılacaktır. Zira kullanıcıları bir tek işletim sistemine mecbur bırakmak ne kadar doğrudur. Hele de o işletim sistemi Windows gibi arka kapılarla, gizlilik ihlalleri vs. ile dolu ise.
Bu yanlış bir an önce düzeltilmeli, ulusal işletim sistemimiz Pardus desteklenerek; E-Takip programının linux versiyonu da tekrar dosya indirme sayfasındaki yerini almalıdır. Hatta TÜBİTAK ile işbirliğine gidilerek E-Takip programının PİSİ Paketi hazırlanmalı ve resmi Pardus Depolarına konulmalıdır. Dünyanın her yerinden yüzlerce program TÜBİTAK sunucularında yer bulurken, neden E-Takip programı yer almasın ki.
1 Ekim 2008 Çarşamba
BELGELERE KOLAY ERİŞİMİN ANAHTARI, İYİ BİR VERİTABANI
Tarayıcılarla ilgili olan yazım birçok meslektaşımdan ilgi gördü. Özellikle vekaletnamelerin taranarak bilgisayarda saklanması hususunun çok kolaylıkla uygulandığını gördüm. Burada tek belirtmek istediğim husus; yazıcılarda tonerden tasarruf edilebilmesi için ya vekaletnameler siyah beyaz olarak taranmalı (greyscale veya coloured olmayacak) ya da renkli taranan vekaletnameler bastırılmadan önce bir resim düzenleme programı ile fotokopi filtresinden geçirilmelidir. Bu son konu Av. Sait AKSARI tarafından Antalya Barosu' nun internet sayfasında geniş olarak açıklandığı için ben fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Dileyenler oradan faydalanabilirler.
Ancak yazının ikinci kısmı, yani avukatların belgelerini ne şekilde saklaması gerektiği konusunun çok fazla anlaşılamadığı yönünde şikayetler aldım. Anılan yazıda biraz da özet olarak değindiğimiz bu konuyu şimdi daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; bilgisayar kullanırken, verimli olarak çalışabilmek için bazı kurallara uyulması gereklidir. Çünkü bilgisayarlar belli sayının üzerindeki dosyalarla çalışırken zorlanmaktadırlar. Biz avukatlar da işimiz gereği çok fazla belge ile çalışmak durumundayız. Hatta bu belgelerin yıllar geçse dahi saklanması da çok işimize yaramaktadır. Örneğin daha önceden açmış olduğumuz davanın bir benzeri geldiğinde, çok uğraşarak, sayfalarca kitap karıştırarak hazırladığımız önceki dosyanın dava dilekçesini arayıp bulur, inceleriz. Bu dilekçe bilgisayar ortamında kayıtlı ekleme, düzeltmeler yapmak sureti ile yeni dava dilekçesini hazırlamak da mümkün.
Bu durumda çok fazla belge kaydı gerekmekte. Bilgisayardaki belge,resim, tablo vb dosyaların saklanması, istenildiğinde erişime sunulması, yedeklerinin alınması vb işlerin tümüne veritabanı yönetimi denmekte.
Bilgisayarın sağlıklı bir veritabanı olarak kullanılması ise, öncelikle verimli ve gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara da cevap verebilecek, müvekkil sayısı ve dolayısıyla da veritabanına eklenecek evrak sayısı arttıkça şişmeyecek bir dosyalama sistemine bağlıdır.
Örnekle açıklamak gerekirse bir avukat bilgisayarına kaydettiği tüm dilekçelerini, vekaletnamelerini vs Belgelerim klasörüne atıyorsa; bilgisayarı en fazla 1 yıl sonunda oldukça yavaşlamış ve verimli kullanımı imkansız hale gelmiş olacaktır. Belgelerim klasörüne girmek istediğinde çift tıklamanın ardından saniyeler sürecek beklemeler yaşanacaktır. Zira başta belirttiğimiz gibi bilgisayarlar, belli sayının üzerindeki dosyaları yönetmekte zorlanmaktadırlar.
Ayrıca istenen bir belgenin bulunması da oldukça uzun süre alır. Çünkü sadece dosya ismine göre bir ayrım yapmak mümkündür. Aynı isimde birden fazla müvekkil varsa veyahut da aynı müvekkil adına birden fazla dilekçe yazılmışsa dosya isimleri şöyle olur: Ahmet Mehmet, Ahmet Mehmet02, boşanma davası01,02 vs.
Peki ne yapmalı, yukarıda bahsedilen sorunları yaşamamak için nasıl bir dosyalama sistemine geçilmelidir. Cevap oldukça basit, klasör kullanımı. Pek çoğumuz klasör kullanmaya üşeniriz veya bilmeyiz. Halbuki klasörler aracılığı ile yapılacak sınıflandırma bilgisayar kullanırken bize çok yardımcı olur. Ayrıca bilgisayarınızda milyonlarca belge dahi kayıtlı olsa; sisteminizde hiçbir yavaşlama olmadan çalışmanız mümkün olur. Bu konuda altın kural şudur, ne kadar çok klasör o kadar hızlı sistem. Ancak klasör sayısı ne kadar çok artarsa artsın, aradığımız dosyayı çok hızlı bir şekilde bulmalıyız.
Klasör oluşturmak için; öncelikle klasörün oluşturulmak istenen klasöre gidilip, fare sağ tuş – yeni – klasör komut sırası takip edilmelidir. Ardından oluşturulan klasöre isim verilir. Bu işlem daha sonra da (fare sağ tuş – yeniden isimlendir komut sırası veya F2 tuşuyla) yapılabilir.
Bizim dosyalama sistemi olarak önerimiz; müvekkil temelli olan sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma kısaca şöyle çalışmaktadır. Bir kere alfabenin her harfi için bir klasör açılmalı, ondan sonra da büroya gelen her müvekkil, isminin başladığı harf klasörünün içine ayrı bir klasör açılmaktadır. O klasörün içine öncelikle görüşme tutanağı ve masraf tablosu gibi başlangıçta oluşturulan belgeler kaydedilir. Yine o müvekkilin işi olan her bir Mahkeme veya İcra Dairesi vb kurum içinse ayrı bir klasör açılır. Bu klasörlerin içine de her bir dava veya takip için ayrı bir klasör açılır. Bu nihai klasörlerin içinde çalışılır. Yani dava dilekçesi, takip talepleri vb belgeler buraya kaydedilir. Biliyorum biraz karışık gözüküyor; ancak resimle anlatmak daha kolay olacak. Alttaki şekilde örnek bir dosya ağacı görülüyor. Veritabanındaki sıralama şu şekilde:
C:\Belgelerim/Müvekkil Dosyaları/A/Ahmet Borçsever/3.AH/2008-119/belge.doc

Farklı il veya ilçelerde iş takip eden meslektaşlarımız ise; Mahkeme veya icra dairesinden önce il veya ilçe için de bir klasör açmalıdır. Örneğin yukarıdaki örnekteki müvekkil için /Ahmet Borçsever/İzmir/2.İD/2007-15687/takip talebi.doc gibi.
Böylece müvekkil yirmi sene sonra da gelse, İzmir 2. İcra Dairesi' nde açılan icra dosyasına ait takip talebine birkaç saniye içinde ulaşabilmek mümkün. Ayrıca bu şekilde sanal dosyalarla çalışmanın bir avantajı da; gerçek dosyanın kaybolması durumunda, bilgisayardaki sanal olandan derhal yeniden bir örnek çıkartılmasının mümkün olması.
Bilgisayarı veritabanı olarak kullanmak çok faydalı olup, avukatlara oldukça hız kazandırmasına rağmen; düzenli olarak yedek alınması zorunludur. Bilgisayar sistemlerindeki çeşitli sebeplere bağlı olarak yaşanabilecek çökmelere karşı tüm veritabanının mutlaka bir veya daha fazla yedeği alınmalıdır. Ayda bir bu işe ayıracağınız birkaç dakika, telafisi güç zararların yaşanmasını engelleyecektir.
Ancak yazının ikinci kısmı, yani avukatların belgelerini ne şekilde saklaması gerektiği konusunun çok fazla anlaşılamadığı yönünde şikayetler aldım. Anılan yazıda biraz da özet olarak değindiğimiz bu konuyu şimdi daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; bilgisayar kullanırken, verimli olarak çalışabilmek için bazı kurallara uyulması gereklidir. Çünkü bilgisayarlar belli sayının üzerindeki dosyalarla çalışırken zorlanmaktadırlar. Biz avukatlar da işimiz gereği çok fazla belge ile çalışmak durumundayız. Hatta bu belgelerin yıllar geçse dahi saklanması da çok işimize yaramaktadır. Örneğin daha önceden açmış olduğumuz davanın bir benzeri geldiğinde, çok uğraşarak, sayfalarca kitap karıştırarak hazırladığımız önceki dosyanın dava dilekçesini arayıp bulur, inceleriz. Bu dilekçe bilgisayar ortamında kayıtlı ekleme, düzeltmeler yapmak sureti ile yeni dava dilekçesini hazırlamak da mümkün.
Bu durumda çok fazla belge kaydı gerekmekte. Bilgisayardaki belge,resim, tablo vb dosyaların saklanması, istenildiğinde erişime sunulması, yedeklerinin alınması vb işlerin tümüne veritabanı yönetimi denmekte.
Bilgisayarın sağlıklı bir veritabanı olarak kullanılması ise, öncelikle verimli ve gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara da cevap verebilecek, müvekkil sayısı ve dolayısıyla da veritabanına eklenecek evrak sayısı arttıkça şişmeyecek bir dosyalama sistemine bağlıdır.
Örnekle açıklamak gerekirse bir avukat bilgisayarına kaydettiği tüm dilekçelerini, vekaletnamelerini vs Belgelerim klasörüne atıyorsa; bilgisayarı en fazla 1 yıl sonunda oldukça yavaşlamış ve verimli kullanımı imkansız hale gelmiş olacaktır. Belgelerim klasörüne girmek istediğinde çift tıklamanın ardından saniyeler sürecek beklemeler yaşanacaktır. Zira başta belirttiğimiz gibi bilgisayarlar, belli sayının üzerindeki dosyaları yönetmekte zorlanmaktadırlar.
Ayrıca istenen bir belgenin bulunması da oldukça uzun süre alır. Çünkü sadece dosya ismine göre bir ayrım yapmak mümkündür. Aynı isimde birden fazla müvekkil varsa veyahut da aynı müvekkil adına birden fazla dilekçe yazılmışsa dosya isimleri şöyle olur: Ahmet Mehmet, Ahmet Mehmet02, boşanma davası01,02 vs.
Peki ne yapmalı, yukarıda bahsedilen sorunları yaşamamak için nasıl bir dosyalama sistemine geçilmelidir. Cevap oldukça basit, klasör kullanımı. Pek çoğumuz klasör kullanmaya üşeniriz veya bilmeyiz. Halbuki klasörler aracılığı ile yapılacak sınıflandırma bilgisayar kullanırken bize çok yardımcı olur. Ayrıca bilgisayarınızda milyonlarca belge dahi kayıtlı olsa; sisteminizde hiçbir yavaşlama olmadan çalışmanız mümkün olur. Bu konuda altın kural şudur, ne kadar çok klasör o kadar hızlı sistem. Ancak klasör sayısı ne kadar çok artarsa artsın, aradığımız dosyayı çok hızlı bir şekilde bulmalıyız.
Klasör oluşturmak için; öncelikle klasörün oluşturulmak istenen klasöre gidilip, fare sağ tuş – yeni – klasör komut sırası takip edilmelidir. Ardından oluşturulan klasöre isim verilir. Bu işlem daha sonra da (fare sağ tuş – yeniden isimlendir komut sırası veya F2 tuşuyla) yapılabilir.
Bizim dosyalama sistemi olarak önerimiz; müvekkil temelli olan sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma kısaca şöyle çalışmaktadır. Bir kere alfabenin her harfi için bir klasör açılmalı, ondan sonra da büroya gelen her müvekkil, isminin başladığı harf klasörünün içine ayrı bir klasör açılmaktadır. O klasörün içine öncelikle görüşme tutanağı ve masraf tablosu gibi başlangıçta oluşturulan belgeler kaydedilir. Yine o müvekkilin işi olan her bir Mahkeme veya İcra Dairesi vb kurum içinse ayrı bir klasör açılır. Bu klasörlerin içine de her bir dava veya takip için ayrı bir klasör açılır. Bu nihai klasörlerin içinde çalışılır. Yani dava dilekçesi, takip talepleri vb belgeler buraya kaydedilir. Biliyorum biraz karışık gözüküyor; ancak resimle anlatmak daha kolay olacak. Alttaki şekilde örnek bir dosya ağacı görülüyor. Veritabanındaki sıralama şu şekilde:
C:\Belgelerim/Müvekkil Dosyaları/A/Ahmet Borçsever/3.AH/2008-119/belge.doc

Farklı il veya ilçelerde iş takip eden meslektaşlarımız ise; Mahkeme veya icra dairesinden önce il veya ilçe için de bir klasör açmalıdır. Örneğin yukarıdaki örnekteki müvekkil için /Ahmet Borçsever/İzmir/2.İD/2007-15687/takip talebi.doc gibi.
Böylece müvekkil yirmi sene sonra da gelse, İzmir 2. İcra Dairesi' nde açılan icra dosyasına ait takip talebine birkaç saniye içinde ulaşabilmek mümkün. Ayrıca bu şekilde sanal dosyalarla çalışmanın bir avantajı da; gerçek dosyanın kaybolması durumunda, bilgisayardaki sanal olandan derhal yeniden bir örnek çıkartılmasının mümkün olması.
Bilgisayarı veritabanı olarak kullanmak çok faydalı olup, avukatlara oldukça hız kazandırmasına rağmen; düzenli olarak yedek alınması zorunludur. Bilgisayar sistemlerindeki çeşitli sebeplere bağlı olarak yaşanabilecek çökmelere karşı tüm veritabanının mutlaka bir veya daha fazla yedeği alınmalıdır. Ayda bir bu işe ayıracağınız birkaç dakika, telafisi güç zararların yaşanmasını engelleyecektir.
17 Eylül 2008 Çarşamba
SON ELEKTRİK ZAMLARI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Birçoklarına göre elektrik eşittir medeniyet. Gerçekten de öyledir. Ben de belli bir dönem İngiltere' de yaşadım, hava nasıl olursa olsun hiçbir zaman elektrik kesildiğine şahit olmadım. Dahası bizim çok sık yaşadığımız voltaj yükselip alçalmaları da söz konusu değil. Hemen tüm Batı ülkelerinde elektrik sistemi mükemmel düzgünlükte çalışıyor; ancak kasırga, sel gibi büyük felaketlerde elektrikleri herhangi bir tehlike yaratmasın diye kendileri kesiyorlar. Zaten normal koşullarda elektriklerin kesilmesi o kadar olağanüstü bir durum ki; alarmlar devre dışı kaldığı için dükkânlar yağmalanıyor. Bu durumda elektrik şirketleri büyük tazminatlar ödemek zorunda kalıyor.
Uzun yıllardan sonra tekrar komşularımızdan elektrik almaya başlıyoruz. Hayırlı olsun, ne diyelim; ülke kaynaklarını bir türlü verimli kullanmayı öğrenemedik. Uzun yıllara sari planlamayı bir türlü beceremedik. Bugünün geleceği dünden belliydi. Önlem alınmadığı için yaşıyoruz tüm bu sıkıntıları ve yaşamaya da devam edeceğiz.
Bundan önceki koalisyon iktidarında da acil çözüm diye doğal gaz çevrim santralleri konulmuştu önümüze. Rusya dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçılarından biri olmasına rağmen, elektrik üretiminde hiçbir surette doğal gaz çevrim santrallerini kullanmıyor. Nedeni ise bu yolla üretilen elektriğin çok pahalı olması.
İşte tam da bu nedenle ülkemizdeki elektrik fiyatları dünya sıralamasında hep ilk üçte yer alıyor. Elektrik fiyatları sadece vatandaşı ezmekle kalmıyor, ihracat yapan üreticiyi de artan maliyet baskıları ile karşı karşıya bırakıyor. Bu şekilde devam ederse, Türk sanayicisi Mısır ve Bulgaristan' ı kalkındırmaya devam edecek. Zira fabrikalar birer birer bu ülkelere taşınıyor. Ya da hiç umudu kalmayanlar, makinelerini zararına Çinli firmalara satıp fabrikaların kapısına kilit vuruyorlar.
Bizimle aynı iklim kuşağında bulunan İspanya, dünyada en çok güneş enerjisiyle elektrik üreten ülkelerden. Bizim bu konuda da oldukça büyük potansiyelimiz olmasına rağmen, henüz kullanıldığını söylemek zor. Özel teşebbüsler genelde rüzgâr santrallerine yatırım yapıyorlar.
Küresel ısınma nedeni ile hidroelektrik santrallerinden de tam verimli olarak faydalanmak mümkün olmuyor. Zira düşen su seviyeleri, dikkati çekecek boyutta. Gelecek kış aylarında iyi yağış alınamazsa, barajlardaki su seviyelerinin normal düzeye bile çıkmasının zor olduğu söyleniyor.
Rüzgâr da olsa güneş de olsa, ülkenin ileriki yıllardaki elektrik ihtiyacının karşılanabilmesi için nükleer santral yatırımı şart. Ancak geçen onca iktidar ve açılan onca ihaleye rağmen bir türlü bu iş becerilemedi.
Etrafımızda 70' li yılların Sovyet teknolojisi ile üretim yapan onlarca nükleer santral var. Hepsi de onca eleştiriye rağmen, yıllardır sağlıklı bir şekilde çalıştırılıyor. Bizim bu konudaki hatamız, kendi mühendis ve yetişmiş insan gücümüze güvenmeyip; sürekli uluslararası ihale açmamız. İstiyoruz ki, elimizde bolca bulunan radyoaktif toryum elementi ile çalışan santralleri dahi yabancılar bulsun, geliştirsin ve gelip bize kuruversin. Yok öyle yağma, artık dünyada parayı veren değil, argeyi yapan çalıyor düdüğü.
80' lerin başında ulusal atom araştırmalarına para ve insan gücü ayırsa idik, şu an kendi nükleer enerji teknolojimize sahip olurduk. Hala da başkalarından parasıyla da olsa, teknoloji dilenmezdik. Ancak bizde hep kolaycılık tercih edilir ve hep de ihtiyaçlarımız acildir. Bir plan, proje yapalım; şu kadar seneyi, araştırma geliştirmeye ayıralım, sonuçta da şu kadar sene sonra şöyle bir ürün/çözüm ortaya koyalım dediğinizde size uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar.
Bizde sistem şöyle işler; her ihtiyaç, tasarruf bahane edilerek son dakikaya kadar ertelenir. Artık ertelenmesi mümkün olmayan noktaya ulaşınca, bir anda ortalık birbirine girer; hatta eski iktidarlar vs suçlanır ve bir anda acil ihtiyaç kategorisine sokulur. Ardından da uluslararası ihale açılır. İş burada bitse, yine iyi. Ancak ihalelerde dönen ayak oyunları nedeniyle, çeşitli defalar ihaleler iptal edilir. Bu tür bir tedarik sisteminin sonuçta çıkmaza saplanması kaçınılmazdır. Bu süreçleri iyi bilen uluslararası firmalar Türkiye' ye verecekleri tekliflerde her zaman için normalin üzerinde fiyat sunarlar. İşte bizim Devlet işlerinde hep yaşaya geldiğimiz budur. Bir liralık şeyi 3 liraya mal ederiz; artan maliyetlerse, sesi duyulmayan sessiz çoğunluğun sırtına yüklenir.
Uzun yıllardan sonra tekrar komşularımızdan elektrik almaya başlıyoruz. Hayırlı olsun, ne diyelim; ülke kaynaklarını bir türlü verimli kullanmayı öğrenemedik. Uzun yıllara sari planlamayı bir türlü beceremedik. Bugünün geleceği dünden belliydi. Önlem alınmadığı için yaşıyoruz tüm bu sıkıntıları ve yaşamaya da devam edeceğiz.
Bundan önceki koalisyon iktidarında da acil çözüm diye doğal gaz çevrim santralleri konulmuştu önümüze. Rusya dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçılarından biri olmasına rağmen, elektrik üretiminde hiçbir surette doğal gaz çevrim santrallerini kullanmıyor. Nedeni ise bu yolla üretilen elektriğin çok pahalı olması.
İşte tam da bu nedenle ülkemizdeki elektrik fiyatları dünya sıralamasında hep ilk üçte yer alıyor. Elektrik fiyatları sadece vatandaşı ezmekle kalmıyor, ihracat yapan üreticiyi de artan maliyet baskıları ile karşı karşıya bırakıyor. Bu şekilde devam ederse, Türk sanayicisi Mısır ve Bulgaristan' ı kalkındırmaya devam edecek. Zira fabrikalar birer birer bu ülkelere taşınıyor. Ya da hiç umudu kalmayanlar, makinelerini zararına Çinli firmalara satıp fabrikaların kapısına kilit vuruyorlar.
Bizimle aynı iklim kuşağında bulunan İspanya, dünyada en çok güneş enerjisiyle elektrik üreten ülkelerden. Bizim bu konuda da oldukça büyük potansiyelimiz olmasına rağmen, henüz kullanıldığını söylemek zor. Özel teşebbüsler genelde rüzgâr santrallerine yatırım yapıyorlar.
Küresel ısınma nedeni ile hidroelektrik santrallerinden de tam verimli olarak faydalanmak mümkün olmuyor. Zira düşen su seviyeleri, dikkati çekecek boyutta. Gelecek kış aylarında iyi yağış alınamazsa, barajlardaki su seviyelerinin normal düzeye bile çıkmasının zor olduğu söyleniyor.
Rüzgâr da olsa güneş de olsa, ülkenin ileriki yıllardaki elektrik ihtiyacının karşılanabilmesi için nükleer santral yatırımı şart. Ancak geçen onca iktidar ve açılan onca ihaleye rağmen bir türlü bu iş becerilemedi.
Etrafımızda 70' li yılların Sovyet teknolojisi ile üretim yapan onlarca nükleer santral var. Hepsi de onca eleştiriye rağmen, yıllardır sağlıklı bir şekilde çalıştırılıyor. Bizim bu konudaki hatamız, kendi mühendis ve yetişmiş insan gücümüze güvenmeyip; sürekli uluslararası ihale açmamız. İstiyoruz ki, elimizde bolca bulunan radyoaktif toryum elementi ile çalışan santralleri dahi yabancılar bulsun, geliştirsin ve gelip bize kuruversin. Yok öyle yağma, artık dünyada parayı veren değil, argeyi yapan çalıyor düdüğü.
80' lerin başında ulusal atom araştırmalarına para ve insan gücü ayırsa idik, şu an kendi nükleer enerji teknolojimize sahip olurduk. Hala da başkalarından parasıyla da olsa, teknoloji dilenmezdik. Ancak bizde hep kolaycılık tercih edilir ve hep de ihtiyaçlarımız acildir. Bir plan, proje yapalım; şu kadar seneyi, araştırma geliştirmeye ayıralım, sonuçta da şu kadar sene sonra şöyle bir ürün/çözüm ortaya koyalım dediğinizde size uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar.
Bizde sistem şöyle işler; her ihtiyaç, tasarruf bahane edilerek son dakikaya kadar ertelenir. Artık ertelenmesi mümkün olmayan noktaya ulaşınca, bir anda ortalık birbirine girer; hatta eski iktidarlar vs suçlanır ve bir anda acil ihtiyaç kategorisine sokulur. Ardından da uluslararası ihale açılır. İş burada bitse, yine iyi. Ancak ihalelerde dönen ayak oyunları nedeniyle, çeşitli defalar ihaleler iptal edilir. Bu tür bir tedarik sisteminin sonuçta çıkmaza saplanması kaçınılmazdır. Bu süreçleri iyi bilen uluslararası firmalar Türkiye' ye verecekleri tekliflerde her zaman için normalin üzerinde fiyat sunarlar. İşte bizim Devlet işlerinde hep yaşaya geldiğimiz budur. Bir liralık şeyi 3 liraya mal ederiz; artan maliyetlerse, sesi duyulmayan sessiz çoğunluğun sırtına yüklenir.
11 Eylül 2008 Perşembe
LINUX' A ALIŞANIN WINDOWS' DA BOCALAMASI
Olmaz öyle şey demeyin, inanmazlık etmeyin var böyle bir şey. Günümüzde gittikçe artan sayıda insan, linux dağıtımlarını kullanıyor. Bunda bilgisayar satan firmaların daha maliyetli çözümler sunmak adına; yeni bilgisayarları piyasaya sürerken işletim sistemi olarak linux dağıtımlarını tercih etmesi ana etken. Asus' un yeni dizüstü bilgisayarı eepc' de olduğu gibi. Ülkemizde de Escort firmasının yeni ürünlerinde Pardus 2008 yüklü olarak geliyor.
Bu bilgisayarları alan yeni kullanıcılar en azından bir süreliğine linux deneyimini yaşıyorlar. Özellikle dizüstü bilgisayar kullanıcıları daha düşük sistem gereksinimlerine sahip olduğu için linux kullanmaya devam ediyor.
Benim gibi hem işte hem de evde yıllardan beri linux tabanlı işletim sistemlerini tercih edenler ise azınlıkta kalan bilinçli kullanıcılar. Şimdi gelelim başlıktaki önermemize. Gerçekten insan lükse çok çabuk alışıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir yerde Windows XP işletim sistemine sahip bir bilgisayarı kullanmam gerekti. Aman Allahım yavaşlık beni çıldırttı, ayrıca antivirüs programı trojan alarmı verdi, sistem kasıldı vs. Virüs taraması, kayıt defterinin gözden geçirilmesi, ateş duvarı (firewall) ayarları, gizlilik ihlalleri taraması, reklam programları ve bilumum kötü niyetli programcığın tespiti, kaldırılması derken, bir de baktım ki 2 saati bilgisayarı adam etmek için harcamışım.
Boşa harcadığım bu zamana yandığım gibi, tarama programlarının da yeni sürümlerini garipsedim. Uzun süredir kullanmadığım için alıştığım ayarları bulmam ve uygulamam ek olarak zamanımı aldı. Sonra düşündüm ve Pardus ne büyük nimetmiş yahu dedim kendi kendime.
Norton, Kaspersky, Mc Affee, Ad Aware, Zone Alarm; uzun süredir unuttuğum programlar oldu. Özellikle işyerinde güvenli ve kararlı bir sisteme sahip olmanın önemi çok büyük. İnsan evinde sorunlarla uğraşmaya pek kafayı takmasa da, işyerinde işlerin yetişmesi hep zamanla yarıştığından kararlı bir sistem, başarının vazgeçilmez anahtarı.
Özellikle hız ve kullanım kolaylığı, Pardus' u seçmemizde etken oldu. Hemen her şey istediğimiz gibi düzenlenebiliyor. Ayrıca geniş linux camiasında her türlü program talebimize uygun bir çözüm var.
Pardus' u yıllardır kullanmama rağmen bugüne kadar hiçbir şekilde sistemim kitlenmedi, çökmedi, virüs saldırısına uğramadı. Tabii ki internet sitelerine yerleşmiş scriptler bizi de rahatsız etmeye kalktı, ancak başarılı olmaları çok zor. Her linux dağıtımı temelinde aynı çekirdeği paylaşsa da, ayrı işletim sistemleri; bu nedenle her biri için ayrı ayrı virüs yazmak gerekli. Ayrıca sistem dosyaları ve ayarlara erişmek için yönetici yetkilerini ele geçirmek lazım. Windows' daki gibi yönetici oturumu varsayılan olarak açılmadığından bu da kolay bir şey değil.
Bu bilgisayarları alan yeni kullanıcılar en azından bir süreliğine linux deneyimini yaşıyorlar. Özellikle dizüstü bilgisayar kullanıcıları daha düşük sistem gereksinimlerine sahip olduğu için linux kullanmaya devam ediyor.
Benim gibi hem işte hem de evde yıllardan beri linux tabanlı işletim sistemlerini tercih edenler ise azınlıkta kalan bilinçli kullanıcılar. Şimdi gelelim başlıktaki önermemize. Gerçekten insan lükse çok çabuk alışıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir yerde Windows XP işletim sistemine sahip bir bilgisayarı kullanmam gerekti. Aman Allahım yavaşlık beni çıldırttı, ayrıca antivirüs programı trojan alarmı verdi, sistem kasıldı vs. Virüs taraması, kayıt defterinin gözden geçirilmesi, ateş duvarı (firewall) ayarları, gizlilik ihlalleri taraması, reklam programları ve bilumum kötü niyetli programcığın tespiti, kaldırılması derken, bir de baktım ki 2 saati bilgisayarı adam etmek için harcamışım.
Boşa harcadığım bu zamana yandığım gibi, tarama programlarının da yeni sürümlerini garipsedim. Uzun süredir kullanmadığım için alıştığım ayarları bulmam ve uygulamam ek olarak zamanımı aldı. Sonra düşündüm ve Pardus ne büyük nimetmiş yahu dedim kendi kendime.
Norton, Kaspersky, Mc Affee, Ad Aware, Zone Alarm; uzun süredir unuttuğum programlar oldu. Özellikle işyerinde güvenli ve kararlı bir sisteme sahip olmanın önemi çok büyük. İnsan evinde sorunlarla uğraşmaya pek kafayı takmasa da, işyerinde işlerin yetişmesi hep zamanla yarıştığından kararlı bir sistem, başarının vazgeçilmez anahtarı.
Özellikle hız ve kullanım kolaylığı, Pardus' u seçmemizde etken oldu. Hemen her şey istediğimiz gibi düzenlenebiliyor. Ayrıca geniş linux camiasında her türlü program talebimize uygun bir çözüm var.
Pardus' u yıllardır kullanmama rağmen bugüne kadar hiçbir şekilde sistemim kitlenmedi, çökmedi, virüs saldırısına uğramadı. Tabii ki internet sitelerine yerleşmiş scriptler bizi de rahatsız etmeye kalktı, ancak başarılı olmaları çok zor. Her linux dağıtımı temelinde aynı çekirdeği paylaşsa da, ayrı işletim sistemleri; bu nedenle her biri için ayrı ayrı virüs yazmak gerekli. Ayrıca sistem dosyaları ve ayarlara erişmek için yönetici yetkilerini ele geçirmek lazım. Windows' daki gibi yönetici oturumu varsayılan olarak açılmadığından bu da kolay bir şey değil.
18 Ağustos 2008 Pazartesi
DEĞİŞEN DÜNYADA FİLM VE MÜZİK ENDÜSTRİSİ
Günümüzde film ve müzik piyasasını kontrol eden şirketlerin başı, dosya paylaşım programları ile dertte. Birçok ülkede dosya paylaşımına karşı hukuki yollara başvurulmasına rağmen, ciddi bir sonuç alındığını söylemek mümkün değil. Teknolojinin ulaştığı noktada, insanların yasaklayıcı tutumlar karşısında geliştirmekte olduğu çözümler sınırsız. Her gün yeni yeni yöntemler ile cd ve dvd' ler kırılmakta, hatta hackerlar tarafından ele geçirilen dosyalarla; daha filmler vizyona girmeden, albümler piyasaya sürülmeden sanal ağda paylaşıma sunulmaktadır.
Bizim ülkemizde de film ve müzik endüstrisi, teknolojinin bu kötüye kullanımından oldukça çok zarar gördü. Artık müzik piyasasında ciddi birkaç sanatçı dışında, büyük albümlere şirketler para yatırmak istenmiyor. Zira yasal olmayan mp3 vb paylaşımlar yüzünden albüm satışları istenen rakamları yakalayamıyor.
Şimdiye kadar teknolojinin zararlarından bahsettik, ancak yararları da var. Günümüzde insanlar, beğendikleri bir tek şarkı için tüm albüme para vermek istemiyorlar. Ayrıca müzik ve filmler eskisi gibi sadece cd ve dvd oynatıcı gibi ortamlarda değil ipod, zen gibi birçok çeşitteki mobil cihazlar ile cep telefonlarında çalınıyor, izleniyor. Bu nedenle insanlar filmlerin, albümlerin dvd' sinden çok; sıkışmış haldeki mp3, mp4, divx vb uzantılardaki dosyalarını almayı tercih ediyorlar. Yabancı ülkelerde tek tek şarkı veya film alabileceğiniz siteler mevcut. Ülkemizde ise müzik parçaları için bulunan bu imkan, henüz filmler için yok.
Ayrıca orijinal olarak aldığınız bir film dvd' sinin ömrü en çok bir iki sene. Halbuki bunun sayısal kopyası bilgisayarlarda uzun yıllar sorunsuzca saklanabiliyor. Özellikle küçük yaştaki çocuklar tarafından kullanılan çizgi film dvd' leri yoğun ve kötü kullanım durumlarında birkaç aylık bir ömre sahip oluyor. Bu nedenle ABD gibi ülkelerde orijinaline sahip olduğunuz bir ürünün yasal olarak yedeğini çıkartma hakkınız var.
Aslında sanal ağ üzerinden satışlar ile film ve müzik endüstrisi de çok büyük kazançlar sağlıyor. Zira cd, dvd, paketleme, nakliye, stok maliyetlerinden kurtuldukları gibi; pazarlama komisyonlarından da kurtuluyorlar. Ancak nihai tüketicinin bulunduğu Devletin bir vergi kaybına uğradığı kesin. Örneğin ipod' u ile Eminem' in bir şarkısını dinlemek isteyen bir Türk öğrencisi, Apple' ın itunes programı üzerinden kredi kartı ile yaptığı alışveriş ile istediği şarkıyı bilgisayarına indiriyor. Kaynakta vergilendirme ilkesi gereği, satış ABD' de yapılmış sayıldığı için orada vergilendiriliyor ve T.C. Devleti sanal ağda herhangi bir gümrük kapısı da olmadığından bu şarkı satışından elde edilen geliri vergilendiremiyor.
Sanal ağ ile genç sanatçılar için büyük fırsatlar var. Daha önceleri ilk albüm maliyetleri çok yüksek iken şu anda albüm yayımlamak neredeyse sıfır maliyetli hale gelmiş durumda. Radyo siteleri üzerinden albümlerinizi kolayca ve ücretsiz olarak yayımlayabileceğiniz gibi, kliplerinizi de Youtube vb siteler üzerinden izleyicilere sunabilirsiniz.
Dolayısıyla teknolojinin sağladığı imkanları, bir kayıp olarak değil fırsat olarak değerlendirmek daha akıllıca olacaktır. Bundan sonra albüm satışları değil, konser vb aktiviteler sanatçılara para kazandıracaktır. Bu kesindir, bunun aksine çalışmalar yararsızdır.
Film piyasası ise daha çok sinema salonlarından para kazanır haldedir. Dvd satışları gerek korsan kopyalardan, gerekse de dosya paylaşım site/programlarından olumsuz etkilenmektedir. Bu sorunlara çare ise kanımızca reklamlar olacaktır. Filmlere alınacak sponsorlar olabileceği gibi, sanal ağda reklam barındıran sitelerde de yayımlanabilirler.
Bizim ülkemizde de film ve müzik endüstrisi, teknolojinin bu kötüye kullanımından oldukça çok zarar gördü. Artık müzik piyasasında ciddi birkaç sanatçı dışında, büyük albümlere şirketler para yatırmak istenmiyor. Zira yasal olmayan mp3 vb paylaşımlar yüzünden albüm satışları istenen rakamları yakalayamıyor.
Şimdiye kadar teknolojinin zararlarından bahsettik, ancak yararları da var. Günümüzde insanlar, beğendikleri bir tek şarkı için tüm albüme para vermek istemiyorlar. Ayrıca müzik ve filmler eskisi gibi sadece cd ve dvd oynatıcı gibi ortamlarda değil ipod, zen gibi birçok çeşitteki mobil cihazlar ile cep telefonlarında çalınıyor, izleniyor. Bu nedenle insanlar filmlerin, albümlerin dvd' sinden çok; sıkışmış haldeki mp3, mp4, divx vb uzantılardaki dosyalarını almayı tercih ediyorlar. Yabancı ülkelerde tek tek şarkı veya film alabileceğiniz siteler mevcut. Ülkemizde ise müzik parçaları için bulunan bu imkan, henüz filmler için yok.
Ayrıca orijinal olarak aldığınız bir film dvd' sinin ömrü en çok bir iki sene. Halbuki bunun sayısal kopyası bilgisayarlarda uzun yıllar sorunsuzca saklanabiliyor. Özellikle küçük yaştaki çocuklar tarafından kullanılan çizgi film dvd' leri yoğun ve kötü kullanım durumlarında birkaç aylık bir ömre sahip oluyor. Bu nedenle ABD gibi ülkelerde orijinaline sahip olduğunuz bir ürünün yasal olarak yedeğini çıkartma hakkınız var.
Aslında sanal ağ üzerinden satışlar ile film ve müzik endüstrisi de çok büyük kazançlar sağlıyor. Zira cd, dvd, paketleme, nakliye, stok maliyetlerinden kurtuldukları gibi; pazarlama komisyonlarından da kurtuluyorlar. Ancak nihai tüketicinin bulunduğu Devletin bir vergi kaybına uğradığı kesin. Örneğin ipod' u ile Eminem' in bir şarkısını dinlemek isteyen bir Türk öğrencisi, Apple' ın itunes programı üzerinden kredi kartı ile yaptığı alışveriş ile istediği şarkıyı bilgisayarına indiriyor. Kaynakta vergilendirme ilkesi gereği, satış ABD' de yapılmış sayıldığı için orada vergilendiriliyor ve T.C. Devleti sanal ağda herhangi bir gümrük kapısı da olmadığından bu şarkı satışından elde edilen geliri vergilendiremiyor.
Sanal ağ ile genç sanatçılar için büyük fırsatlar var. Daha önceleri ilk albüm maliyetleri çok yüksek iken şu anda albüm yayımlamak neredeyse sıfır maliyetli hale gelmiş durumda. Radyo siteleri üzerinden albümlerinizi kolayca ve ücretsiz olarak yayımlayabileceğiniz gibi, kliplerinizi de Youtube vb siteler üzerinden izleyicilere sunabilirsiniz.
Dolayısıyla teknolojinin sağladığı imkanları, bir kayıp olarak değil fırsat olarak değerlendirmek daha akıllıca olacaktır. Bundan sonra albüm satışları değil, konser vb aktiviteler sanatçılara para kazandıracaktır. Bu kesindir, bunun aksine çalışmalar yararsızdır.
Film piyasası ise daha çok sinema salonlarından para kazanır haldedir. Dvd satışları gerek korsan kopyalardan, gerekse de dosya paylaşım site/programlarından olumsuz etkilenmektedir. Bu sorunlara çare ise kanımızca reklamlar olacaktır. Filmlere alınacak sponsorlar olabileceği gibi, sanal ağda reklam barındıran sitelerde de yayımlanabilirler.
11 Temmuz 2008 Cuma
UNUTTURULAN TARİHİMİZ
Ne zaman deniz kıyısına veya bir parka gitsem şaşırırım. Bizim kadar zaman israf eden millet zor bulunur. Birçok insan, sadece ve sadece güneşe karşı yatıp uyuklamakta veya parklarda otururken etrafı seyredip, çok çok çekirdek çitlemekte. Gençlerse daha çok ellerindeki içki veya meşrubat şişeleri ile arkadaşları ile laflamakta. Halbuki turistler tatillerinde bile zamanlarını boşa geçirmemek için ellerindeki kitaplarla güneşlenirlerken gözüme takılırlar çoğu zaman.
Oysaki bizim dinimizin ilk emri “Oku”. Dünyada yan gelip yatarak, okumadan, çalışmadan ilerlemiş tek bir ülke yok. Özellikle genç insanlarımızın eğitim yaşamları boyunca okumadan geçirecekleri tek bir günleri dahi olmamalı. Aksi halde ne ülkeye ne de medeniyete en ufak bir katkıları olamaz.
İşin kötüsü tarihimizi de okumuyoruz. Bu nedenle geçmişte yaptığımız hataları tekrarlayıp duruyoruz. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu dış borç belası yüzünden ekonomik iflasa sürüklenmemiş gibi, habire borç alıp duruyoruz. Sonra da kendi kendimizi; “Efendim borçların gayrisafi milli hasılaya oranı tehlikeli düzeyde değil...vb.” ifadelerle kandırıyoruz.
Birinci Dünya Savaşı' nda Osmanlı' yı yenen devletler, 23.06.1919 tarihinde şöyle bir bildiri yayınlamışlardı: “...Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı savaşmayı bilirler....” (Bkz. Osman Olcay, “Sevr Antlaşmasına Doğru-Çeşitli Konferans ve Toplantıların Tutanakları ve Bunlara İlişkin Belgeler-” AÜSBF yay. Ank. 1981, syf.71-73)
Söylemek istedikleri asıl husus ise şuydu; biz bu nedenle Türklerin ülkelerini parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz. Galip devletler İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya ve Sırbistan bu bildiriye imza koyan devletlerdir.
Sadece Türklere karşı değil, son Papa' nın Müslümanlık ve Hz. Muhammed hakkında söylediklerini de düşünürsek; Batı' nın genel anlamda Doğu' ya ve İslam Medeniyeti' ne bakışı bu yöndedir. Bu haksız suçlamanın ardında yatan neden bilim, düşünce, ekonomi, mimarlık, üretim bilimi ve sanat gibi uygarlık alanlarını Batı' nın tekelinde gören zihniyettir.
Bu iddialara karşı 28.12.1919' da Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap vermiştir: “Sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş! Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Karaçalmadır. Düşününüz efendiler! Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük çabalarla bir İmparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle sürdürdü. Bunu başaran bir ulus, yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahiptir. Böyle bir durum sadece kılıç gücüyle gerçekleştirilemez. Tüm dünya bilir ki, Osmanlı Devleti, ordusunu çok geniş olan topraklarının bir ucundan diğer ucuna olağanüstü bir hızla, tepeden tırnağa donatılmış olarak ulaştırır ve bu orduyu aylarca, belki de yıllarca besler, yedirir, içirir, giydirir ve yönetirdi. Böylesi bir etkinlik, yalnızca ordu örgütünün değil, (cephe gerisinde) yönetim birimlerinin de olağanüstü kusursuz ve yetenekli olduğuna kanıttır.” (Bkz. Nutuk, vesika 220)
Öyle ya siz bugünün ulaşım araçları ile bile günler alan uzaklıktaki farklı yerlerden topladığınız insanları belli bir hedefe sorunsuz olarak ulaştıracak, onların her türlü iaşelerini temin edeceksiniz. Bu hem büyük bir organizasyon ve planlama, hem de büyük altyapı meselesidir. Örneğin İstanbul' un fethinden 1 sene öncesinde Fatih tarafından ordunun iaşesi, yollar ve köprülerin yapımı/bakımı vb. konularda İl Beylerine gönderilen fermanlar oldukça dikkat çekmektedir. Çeşitli tezlere de konu olan bu fermanlarda, ordunun ne kadar at, öküz vb. hayvan kullanacağı sayı sayı belirtilmekte, ne kadar yemin hangi aralıklarla, nerelerde toplanması gerektiği gibi çok ayrıntılı planlamaların yapıldığı görülmektedir.
Sadece Osmanlı değildi ekonomik ve bilimsel olarak Avrupa' dan üstün olan, İslam Medeniyeti' nin doruk noktası Endülüs' de yazılmış Tıp Kitapları yıllarca Avrupa Üniversiteleri' nde temel eserler olarak okutulmuştur. Hatta tarihte iki Papa' da Endülüs İslam Üniversiteleri' nden mezundur. Siz şu anki Arap Dünyasının durumuna bakmayınız; birçok kaynakta belirtildiği üzere 1500' lü yıllarda, Avrupa' da kadın insandan sayılmazken, Endülüs' de kadın cerrahların dahi bulunduğu belirtilmektedir. Hatta bu kadınların sadece hemcinslerini değil, erkekleri de ameliyat ettikleri hayret ifadeleri ile Avrupa' lı kaynaklarda yer bulmuştur. (Bkz. Cengiz Özakıncı, İslam' da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü – Otopsi yay. 2008)
Türkler 18. yüzyıla gelinceye kadar ekonomik ve bilimsel alanda Avrupa' nın önündeydi. Atatürk döneminde 1931 – 1941 yılları arasında okullarda okutulan tarih kitabında tüm bu gerçekler göz önüne serilmekte, ayrıca günümüzde de ülke ekonomisinin bir numaralı sorunu olan cari açık problemine tarihsel bir bakış açısı ile yaklaşılmakta idi: “ 1299' da kuruluşundan 17. yüzyıla dek Osmanlı' da halkın, hükümetin ve ordunun gereksindiği her şey ülke içinde hazırlanmakta ve üretilmekteydi. Bu yüzden dış ticaret dengesinde açık yoktu. Dahası, 19. yüzyılın ortalarına dek Osmanlı ülkesinin ihracatı, ithalatından çoktu. Dış ticaret dengesindeki açık, bu tarihten sonradır....” (Bkz. Tarih III – Yakın ve Yeni Zamanlar, T.T.T Cemiyeti tarafından yazılmıştır. Maarif Vekaleti, 1933, Devlet Matbaası syf. 5 vd)
Hatta parlak zamanlarında Osmanlı doğunun çekim merkezi olduğu gibi, birçok Avrupalı içinde rüyalarının süsleyen yaşanılmak istenen ülke konumundaydı. O zamanlarda da beyin ve işçi göçünün yaygın olduğu bugüne kadar ulaşan yazılı kaynaklardan görülmekte: “Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa' daki çiftçilere, zanaatkarlara ve askerlere çok çekici geliyordu. Avrupa' daki çiftçilerin ümitsiz durumları feodal toplumlarda onlardan acımasızca vergi alınması, 1520 yıllarında, 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başında pek çok çiftçinin Osmanlı ülkesine göçmesine neden oldu. [Bkz. Deumeau, syf. 399] Orada zorunlu çalışma (angarya) yoktu, vergiler açıkça belirlenmişti, ekinler gelip geçen ordular tarafından harap edilmiyordu ve hepsinden önemlisi sosyal sınıf atlama olanağı vardı. [Bkz. Pfeffermann 46:12] Bir paşa şöyle anlatsa; 'Babam Avrupa' da bir domuz çobanı, günlük ücretle çalışan bir işçi, bir sığır çobanıydı. Benim erdemim, cesaretim, dürüstlüğüm, çalışkanlığım, aklım beni Osmanlı' da böyle şerefli makamlara getirdi.' Bu sözler o zamanın bir Alman çiftçisinin kulağına ne kadar hoş gelirdi. 1453 ile 1623 arasında Osmanlı İmparatorluğu' nda esir düşerek veya kendi ordularından kaçarak kendi dini inançlarını terk edip Müslüman olanların sayısı binlerceydi. Sürekli asker kaçağı salgınları Avrupalı subayları endişelendiriyordu. Osmanlı İmparatorluğu' nuın sosyal bakımdan çekiciliği yalnızca Avrupa topraklarının alınması tehlikesini getirmiyor, aynı zamanda sosyal feodal düzeni de tehdit ediyordu.” (Bkz. Marget Spohn, Her Şey Türk İşi: Almanların Türkler Hakkındaki 500 Yıllık Önyargıları – YK yay. 1996)
Türk Dokumacılığı o kadar ileriydi ki Kraliçe Elisabeth 26.02.1583 tarihinde Sir William Harborne adındaki elçisini; kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayi casusu olarak Türkiye' ye göndermiştir. (Bkz. Richard Hakluyd, The Principall Navigations, Voiages and Discoveries of the English Nation – 1589) İngilizlerin sanayi casusluğu çabaları 1583 yılında başlayıp kesintisiz 300 yıl sürmüştür. Örneğin 1800' lü yıllarda dünya tiftik yünü tekeli Türkiye' de iken, bunu elimizden almak için damızlık Ankara Tiftik Keçilerini kaçırıp Afrika' da çoğaltmışlardır. (Bkz. Sadri Etem Ertem, Çıkrıklar Durunca - 1930) Daha öncelerinde iklim uyumsuzluğu yüzünden başarısız oldukları halde bu son girişimleri başarılı olmuş, dünyada tiftik yünü fiyatları hızla düşmüştür.
Yukarıda bahsettiğimiz dönemde okutulan ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi' nde yer alan “Osmanlı Türk sanayisi 1299' dan 1683' lere dej her alanda Avrupa sanayisinden üstündü, Osmanlı' nın Avrupa' ya askeri üstünlüğü, bilimsel ve teknolojik üstünlüğünden geliyordu” saptaması, 2000' li yıllarda üniversitelerimizde bile unutulmuş, daha doğrusu 1949' da Milli Eğitim' e egemen olan Amerikalı uzmanlar tarafından unutturulmuştur. (Bkz. Cengiz Özakıncı, Türkiye' nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı – Otopsi yay. 2008) Gerçekler böyleyken Osmanlı Tarihi bizlere emperyalistlerin istediği gibi sadece ve sadece meydan muharebeleri tarihi olarak okutuldu. Tarihin ekonomik ve sosyal yönleri yok sayıldı. Halbuki her şeyin temeli onlar.
Oysaki bizim dinimizin ilk emri “Oku”. Dünyada yan gelip yatarak, okumadan, çalışmadan ilerlemiş tek bir ülke yok. Özellikle genç insanlarımızın eğitim yaşamları boyunca okumadan geçirecekleri tek bir günleri dahi olmamalı. Aksi halde ne ülkeye ne de medeniyete en ufak bir katkıları olamaz.
İşin kötüsü tarihimizi de okumuyoruz. Bu nedenle geçmişte yaptığımız hataları tekrarlayıp duruyoruz. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu dış borç belası yüzünden ekonomik iflasa sürüklenmemiş gibi, habire borç alıp duruyoruz. Sonra da kendi kendimizi; “Efendim borçların gayrisafi milli hasılaya oranı tehlikeli düzeyde değil...vb.” ifadelerle kandırıyoruz.
Birinci Dünya Savaşı' nda Osmanlı' yı yenen devletler, 23.06.1919 tarihinde şöyle bir bildiri yayınlamışlardı: “...Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı savaşmayı bilirler....” (Bkz. Osman Olcay, “Sevr Antlaşmasına Doğru-Çeşitli Konferans ve Toplantıların Tutanakları ve Bunlara İlişkin Belgeler-” AÜSBF yay. Ank. 1981, syf.71-73)
Söylemek istedikleri asıl husus ise şuydu; biz bu nedenle Türklerin ülkelerini parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz. Galip devletler İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya ve Sırbistan bu bildiriye imza koyan devletlerdir.
Sadece Türklere karşı değil, son Papa' nın Müslümanlık ve Hz. Muhammed hakkında söylediklerini de düşünürsek; Batı' nın genel anlamda Doğu' ya ve İslam Medeniyeti' ne bakışı bu yöndedir. Bu haksız suçlamanın ardında yatan neden bilim, düşünce, ekonomi, mimarlık, üretim bilimi ve sanat gibi uygarlık alanlarını Batı' nın tekelinde gören zihniyettir.
Bu iddialara karşı 28.12.1919' da Mustafa Kemal Atatürk şöyle cevap vermiştir: “Sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş! Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Karaçalmadır. Düşününüz efendiler! Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük çabalarla bir İmparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle sürdürdü. Bunu başaran bir ulus, yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahiptir. Böyle bir durum sadece kılıç gücüyle gerçekleştirilemez. Tüm dünya bilir ki, Osmanlı Devleti, ordusunu çok geniş olan topraklarının bir ucundan diğer ucuna olağanüstü bir hızla, tepeden tırnağa donatılmış olarak ulaştırır ve bu orduyu aylarca, belki de yıllarca besler, yedirir, içirir, giydirir ve yönetirdi. Böylesi bir etkinlik, yalnızca ordu örgütünün değil, (cephe gerisinde) yönetim birimlerinin de olağanüstü kusursuz ve yetenekli olduğuna kanıttır.” (Bkz. Nutuk, vesika 220)
Öyle ya siz bugünün ulaşım araçları ile bile günler alan uzaklıktaki farklı yerlerden topladığınız insanları belli bir hedefe sorunsuz olarak ulaştıracak, onların her türlü iaşelerini temin edeceksiniz. Bu hem büyük bir organizasyon ve planlama, hem de büyük altyapı meselesidir. Örneğin İstanbul' un fethinden 1 sene öncesinde Fatih tarafından ordunun iaşesi, yollar ve köprülerin yapımı/bakımı vb. konularda İl Beylerine gönderilen fermanlar oldukça dikkat çekmektedir. Çeşitli tezlere de konu olan bu fermanlarda, ordunun ne kadar at, öküz vb. hayvan kullanacağı sayı sayı belirtilmekte, ne kadar yemin hangi aralıklarla, nerelerde toplanması gerektiği gibi çok ayrıntılı planlamaların yapıldığı görülmektedir.
Sadece Osmanlı değildi ekonomik ve bilimsel olarak Avrupa' dan üstün olan, İslam Medeniyeti' nin doruk noktası Endülüs' de yazılmış Tıp Kitapları yıllarca Avrupa Üniversiteleri' nde temel eserler olarak okutulmuştur. Hatta tarihte iki Papa' da Endülüs İslam Üniversiteleri' nden mezundur. Siz şu anki Arap Dünyasının durumuna bakmayınız; birçok kaynakta belirtildiği üzere 1500' lü yıllarda, Avrupa' da kadın insandan sayılmazken, Endülüs' de kadın cerrahların dahi bulunduğu belirtilmektedir. Hatta bu kadınların sadece hemcinslerini değil, erkekleri de ameliyat ettikleri hayret ifadeleri ile Avrupa' lı kaynaklarda yer bulmuştur. (Bkz. Cengiz Özakıncı, İslam' da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü – Otopsi yay. 2008)
Türkler 18. yüzyıla gelinceye kadar ekonomik ve bilimsel alanda Avrupa' nın önündeydi. Atatürk döneminde 1931 – 1941 yılları arasında okullarda okutulan tarih kitabında tüm bu gerçekler göz önüne serilmekte, ayrıca günümüzde de ülke ekonomisinin bir numaralı sorunu olan cari açık problemine tarihsel bir bakış açısı ile yaklaşılmakta idi: “ 1299' da kuruluşundan 17. yüzyıla dek Osmanlı' da halkın, hükümetin ve ordunun gereksindiği her şey ülke içinde hazırlanmakta ve üretilmekteydi. Bu yüzden dış ticaret dengesinde açık yoktu. Dahası, 19. yüzyılın ortalarına dek Osmanlı ülkesinin ihracatı, ithalatından çoktu. Dış ticaret dengesindeki açık, bu tarihten sonradır....” (Bkz. Tarih III – Yakın ve Yeni Zamanlar, T.T.T Cemiyeti tarafından yazılmıştır. Maarif Vekaleti, 1933, Devlet Matbaası syf. 5 vd)
Hatta parlak zamanlarında Osmanlı doğunun çekim merkezi olduğu gibi, birçok Avrupalı içinde rüyalarının süsleyen yaşanılmak istenen ülke konumundaydı. O zamanlarda da beyin ve işçi göçünün yaygın olduğu bugüne kadar ulaşan yazılı kaynaklardan görülmekte: “Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa' daki çiftçilere, zanaatkarlara ve askerlere çok çekici geliyordu. Avrupa' daki çiftçilerin ümitsiz durumları feodal toplumlarda onlardan acımasızca vergi alınması, 1520 yıllarında, 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başında pek çok çiftçinin Osmanlı ülkesine göçmesine neden oldu. [Bkz. Deumeau, syf. 399] Orada zorunlu çalışma (angarya) yoktu, vergiler açıkça belirlenmişti, ekinler gelip geçen ordular tarafından harap edilmiyordu ve hepsinden önemlisi sosyal sınıf atlama olanağı vardı. [Bkz. Pfeffermann 46:12] Bir paşa şöyle anlatsa; 'Babam Avrupa' da bir domuz çobanı, günlük ücretle çalışan bir işçi, bir sığır çobanıydı. Benim erdemim, cesaretim, dürüstlüğüm, çalışkanlığım, aklım beni Osmanlı' da böyle şerefli makamlara getirdi.' Bu sözler o zamanın bir Alman çiftçisinin kulağına ne kadar hoş gelirdi. 1453 ile 1623 arasında Osmanlı İmparatorluğu' nda esir düşerek veya kendi ordularından kaçarak kendi dini inançlarını terk edip Müslüman olanların sayısı binlerceydi. Sürekli asker kaçağı salgınları Avrupalı subayları endişelendiriyordu. Osmanlı İmparatorluğu' nuın sosyal bakımdan çekiciliği yalnızca Avrupa topraklarının alınması tehlikesini getirmiyor, aynı zamanda sosyal feodal düzeni de tehdit ediyordu.” (Bkz. Marget Spohn, Her Şey Türk İşi: Almanların Türkler Hakkındaki 500 Yıllık Önyargıları – YK yay. 1996)
Türk Dokumacılığı o kadar ileriydi ki Kraliçe Elisabeth 26.02.1583 tarihinde Sir William Harborne adındaki elçisini; kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayi casusu olarak Türkiye' ye göndermiştir. (Bkz. Richard Hakluyd, The Principall Navigations, Voiages and Discoveries of the English Nation – 1589) İngilizlerin sanayi casusluğu çabaları 1583 yılında başlayıp kesintisiz 300 yıl sürmüştür. Örneğin 1800' lü yıllarda dünya tiftik yünü tekeli Türkiye' de iken, bunu elimizden almak için damızlık Ankara Tiftik Keçilerini kaçırıp Afrika' da çoğaltmışlardır. (Bkz. Sadri Etem Ertem, Çıkrıklar Durunca - 1930) Daha öncelerinde iklim uyumsuzluğu yüzünden başarısız oldukları halde bu son girişimleri başarılı olmuş, dünyada tiftik yünü fiyatları hızla düşmüştür.
Yukarıda bahsettiğimiz dönemde okutulan ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi' nde yer alan “Osmanlı Türk sanayisi 1299' dan 1683' lere dej her alanda Avrupa sanayisinden üstündü, Osmanlı' nın Avrupa' ya askeri üstünlüğü, bilimsel ve teknolojik üstünlüğünden geliyordu” saptaması, 2000' li yıllarda üniversitelerimizde bile unutulmuş, daha doğrusu 1949' da Milli Eğitim' e egemen olan Amerikalı uzmanlar tarafından unutturulmuştur. (Bkz. Cengiz Özakıncı, Türkiye' nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı – Otopsi yay. 2008) Gerçekler böyleyken Osmanlı Tarihi bizlere emperyalistlerin istediği gibi sadece ve sadece meydan muharebeleri tarihi olarak okutuldu. Tarihin ekonomik ve sosyal yönleri yok sayıldı. Halbuki her şeyin temeli onlar.
6 Haziran 2008 Cuma
AVUKATLARA PARDUS YETER
Bu yazımda size avukat bürolarında kullanılan yazılım ihtiyaçlarının neler olduğunu ve alternatif bir çözüm önerisi olarak da yerli işletim sistemimiz Pardus' u anlatmaya, tanıtmaya çalışacağım.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, maalesef avukatlarımızın pek azı bilgisayarı elektronik daktilo dışında kullanmaktadır. Pek çoğumuz bilgisayarda sadece dilekçe vb yazmakla yetiniyoruz. Ancak son yıllarda internetin kullanımının artması ile nette gezinti yapmak ve müzik dinlemek gibi kullanımlar da arttı. UYAP' ın iş yaşamımıza girmesi ile öncelikle icra uygulamaları bilgisayar kullanımında ön sırayı aldı.
Hal böyle iken hakim çoğunluk Microsoft ürünleri işletim sistemlerini kullanmakta. Sadece bu işletim sistemi değil, onun üzerinde çalışan programlarında lisans ücretleri düşünülünce serbest çalışan ve özellikle mesleğe yeni başalayan bir avukat için maliyetler azımsanamayacak boyutta.
Uzun zamandır tanık olduğum bir yanlışlığa da değinmek isterim. Genelde avukat bürolarında bir adet işletim sistemi lisanslı olarak bulunuyor. Ancak ağa dahil birden fazla bilgisayara yüklenmiş halde. Veyahut işletim sistemleri lisanslı ama,Microsoft Office (Word, Excel vd) progamları genelde lisanssız. Bu saydığım durumlarda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu' na aykırlık teşkil ediyor. Maalesef bazı meslektaşlarımız da bilgisizlik veya hizmet aldıkları bilgisayar firmalarının kendilerini yeterince bildirmemeleri dolayısıyla suçlu konumuna düşüyorlar.
Kanun ve bahsedilen bilgisayar programlarının son kullanıcı sözleşmelerinin ilgili maddeleri uyarınca, büroda bulunan her bilgisayar için ayrı lisans alınması (lisans ücreti ödenmesi) gerekli. Tüm ülke çapında dışarıdan ithal edilen yazılımlar dolayısıyla ödenen rakamlar çok büyük boyutta.
Halbuki avukat bürolarında kullanım için TÜBİTAK tarafından geliştirilen PARDUS yerli işletim sistemi mükemmel bir çözüm oluşturuyor. Zira PARDUS kurulum CD' si içinde sadece işletim ile sistemi değil, birçok yararlı program ile birlikte geliyor. Ayrıca TÜBİTAK tarafından sağlanan ana sunucu hizmeti ile PARDUS depolarından yüzlerce programı indirip kullanmanız mümkün. Güncellemeler de yine internet üzerinden ücretsiz olarak yapılabiliyor. PARDUS; Linux temelli, kaynak kodları tamamen açık, ücretsiz, açık kamu lisanslı bir işletim sistemi.
Kısaca tanıtmak gerekirse Pardus üzerinde yüklü gelen programlardan bazıları şunlar:
Open Office: Microsoft Office programının benzeri oan bu uygulama ile her türlü yazım, hesap, sunu, veritabanı işlemlerinizi yapabilirsiniz. Ayrıca Microsoft Office ile kaydettiğiniz dosyalarınızı da hiçbir sorunlar karşılaşmadan açıp kullanabilirsiniz.
Kontact: Kişisel bilgi yöneticisi olan bu program Microsoft Outlook' un benzeri. Randevu bilgilerinizi burda tutabilir, adres ve telefon bilgilerinizi de buraya kaydedebilirsiniz.
Firefox: Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, zira Windows işletim sistemi kullanıcılarının bile en çok tercih ettiği internet gezme programı. Bir de linux üzerinde deneyin, hızıyla sizi şaşırtacağından emin olabilirsiniz. Alternatif olarak Konqurer da var.
Gwenview: ACD See benzeri resim gösterici bir program. Kullanımı oldukça basit; ayrıca buna benzer Digikam gibi programlar da yüklü geliyor. Hangisi kolayınıza gelirse.
Kooka: Tarayıcı programı. Windows' daki tarayıcı arayüz programı gibi, tarayıcıdan gelen görüntüleri işlemenize yarıyor. Ancak şunu söylemeliyim ki, tarayıcınız Windows' da çalıştığından daha hızlı çalışıyor.
Gimp: Photoshop benzeri resim düzenleme programı. Yıllardır Photoshop ile çalışmya alışmış kullanıcılar için menülerine uyum sağlamak zor olsa da zamanla alışılıyor. Hatta hafıza kullanımındaki tasarruf ve eski bilgisayarlarda bile yarattığı mucizeler sempatimizi kazanmasına yetti. Ayrıca bazı filtrelerinin Photoshop da bile bulunmadığını belirtelim.
K3b: Nero benzeri CD/DVD yazma programı. Sürükle bırak mantığı ile çalışıyor, eklentileri Nero' yla yarışıyor. Bunu fark eden Ahead firması Nero' nun linux üzerinde çalışan verisyonunu da çıkarttı, dileyen onu da kullanabilir.
Amsn/Kopete: ICQ, MSN benzeri anında haberleşme programları. Amsn, windowsdaki msn' in büyük ölçüde aynısı. Kopete ise sadece msn hesaplarınızı değil, icq, yahoo messenger vb sohbet programlarını aynı anda kullanmanızı sağlıyor. Yani bir yandan msn' deki arkadaşlarınızla konuşurken, bir yandan da icq' dakilerle sohbet edebilirsiniz.
Amarok/Juk: Bunlar Windows Medya Player, Winamp gibi müzik çalan programlardır. Özellikle Amarok, internet radyolarını çalabilmesi, müzik dosyalarının yönetimi vb özellikleri ile itunes ile kolaylıkla boy ölçüşüyor.
Kaffeine/Kmplayer/Mplayer/VLC Player: Bunlar da video görüntüleme programlarıdır. Windows Media Player, BS Player benzerleridir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Windows' da çeşitli codecler yüklemeniz gerekirken, PARDUS' da bunların hepsi yüklü gelmektedir.
KPDF: Adobe Acrobat Reader' in muadilidir. Kullanımı oldukça kolay ve hızlıdır.
Ktorrent: Pardus üzerinde çalışan Bit Torrent istemcisidir. Büyük boyutlardaki dosyaların binlerce parçaya ayrılması torrent sisteminin mantığını oluşturmakta. Dünya üzerindeki kullanıcılar bu tip programlar vasıtası ile dosya alışverişinde bulunuyorlar.
Belli başlı programlar bunlar olmakla beraber, PARDUS içerisinde çevrimiçi sözlük, hesap makinası, post it not kağıtları, sıkıştırma programları gibi birçok uygulama da bulunuyor.
Gelelim PARDUS ile UYAP programlarının kullanımına. UYAP kapsamında tasarlanan modüller ve yazılımlar Havelsan üretimi olup java temellidirler. Java kullanımının doğal sonucu olarak, işletim sisteminden büyük ölçüde bağımsız internet üzerinden çalışan uygulamalardır. Sadece PARDUS değil, tüm linux kullanıcıları için UYAP program indirme sayfasında; UYAP progamlarının linux üzerinde çalışan versiyonları bulunmaktadır. Gerek E-Takip, gerekse de Doküman programı PARDUS üzerinde sorunsuz çalışmaktadır. Hatta E-Takip programının Windows' dakine göre daha sorunsuz, takılmalar vs olmadan çalışması söz konusudur.
PARDUS üzerinde tümleşik olarak gelen ateş duvarı (firewall) ile internet çıkışlarınızı da taramakta ve güvenli hale getirmektedir. Virüslere karşı da linux temelli sistemlerin tamamının sahip olduğu bağışıklığa sahipsiniz. Gönül rahatlığı ile tüm işlemlerinizi sorunsuzca yapabilirsiniz.
Gelecekte tüm Devlet birimlerindeki bilgisayarlarda işletim sistemi olarak PARDUS' un kullanılması yüksek ihtimal dahilindedir. Zira yerli olmayan işletim sistemlerinin kullanımı ile Devlet güvenliğine ait bazı stratejik bilgilerin yabancı ülkelerin eline geçmesi söz konusu olmaktadır.
Devletlerin linux temelli işletim sistemleri seçmesi sadece ülkemize mahsus değildir. Bugün Almanya, Rusya, Fransa ve Çin devlet kurumları da linux temelli milli işletim sistemlerini kullanmaktadırlar. Bizde de ilk defa Milli Savunma Bakanlığı bünyesindeki tüm yurt sathına yayılmış yüzlerce Askere Alma Dairesi' nde işletim sistemi olarak Pardus seçildi. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri' nin diğer birimlerinin izlemesi beklenmekte.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, maalesef avukatlarımızın pek azı bilgisayarı elektronik daktilo dışında kullanmaktadır. Pek çoğumuz bilgisayarda sadece dilekçe vb yazmakla yetiniyoruz. Ancak son yıllarda internetin kullanımının artması ile nette gezinti yapmak ve müzik dinlemek gibi kullanımlar da arttı. UYAP' ın iş yaşamımıza girmesi ile öncelikle icra uygulamaları bilgisayar kullanımında ön sırayı aldı.
Hal böyle iken hakim çoğunluk Microsoft ürünleri işletim sistemlerini kullanmakta. Sadece bu işletim sistemi değil, onun üzerinde çalışan programlarında lisans ücretleri düşünülünce serbest çalışan ve özellikle mesleğe yeni başalayan bir avukat için maliyetler azımsanamayacak boyutta.
Uzun zamandır tanık olduğum bir yanlışlığa da değinmek isterim. Genelde avukat bürolarında bir adet işletim sistemi lisanslı olarak bulunuyor. Ancak ağa dahil birden fazla bilgisayara yüklenmiş halde. Veyahut işletim sistemleri lisanslı ama,Microsoft Office (Word, Excel vd) progamları genelde lisanssız. Bu saydığım durumlarda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu' na aykırlık teşkil ediyor. Maalesef bazı meslektaşlarımız da bilgisizlik veya hizmet aldıkları bilgisayar firmalarının kendilerini yeterince bildirmemeleri dolayısıyla suçlu konumuna düşüyorlar.
Kanun ve bahsedilen bilgisayar programlarının son kullanıcı sözleşmelerinin ilgili maddeleri uyarınca, büroda bulunan her bilgisayar için ayrı lisans alınması (lisans ücreti ödenmesi) gerekli. Tüm ülke çapında dışarıdan ithal edilen yazılımlar dolayısıyla ödenen rakamlar çok büyük boyutta.
Halbuki avukat bürolarında kullanım için TÜBİTAK tarafından geliştirilen PARDUS yerli işletim sistemi mükemmel bir çözüm oluşturuyor. Zira PARDUS kurulum CD' si içinde sadece işletim ile sistemi değil, birçok yararlı program ile birlikte geliyor. Ayrıca TÜBİTAK tarafından sağlanan ana sunucu hizmeti ile PARDUS depolarından yüzlerce programı indirip kullanmanız mümkün. Güncellemeler de yine internet üzerinden ücretsiz olarak yapılabiliyor. PARDUS; Linux temelli, kaynak kodları tamamen açık, ücretsiz, açık kamu lisanslı bir işletim sistemi.
Kısaca tanıtmak gerekirse Pardus üzerinde yüklü gelen programlardan bazıları şunlar:
Open Office: Microsoft Office programının benzeri oan bu uygulama ile her türlü yazım, hesap, sunu, veritabanı işlemlerinizi yapabilirsiniz. Ayrıca Microsoft Office ile kaydettiğiniz dosyalarınızı da hiçbir sorunlar karşılaşmadan açıp kullanabilirsiniz.
Kontact: Kişisel bilgi yöneticisi olan bu program Microsoft Outlook' un benzeri. Randevu bilgilerinizi burda tutabilir, adres ve telefon bilgilerinizi de buraya kaydedebilirsiniz.
Firefox: Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, zira Windows işletim sistemi kullanıcılarının bile en çok tercih ettiği internet gezme programı. Bir de linux üzerinde deneyin, hızıyla sizi şaşırtacağından emin olabilirsiniz. Alternatif olarak Konqurer da var.
Gwenview: ACD See benzeri resim gösterici bir program. Kullanımı oldukça basit; ayrıca buna benzer Digikam gibi programlar da yüklü geliyor. Hangisi kolayınıza gelirse.
Kooka: Tarayıcı programı. Windows' daki tarayıcı arayüz programı gibi, tarayıcıdan gelen görüntüleri işlemenize yarıyor. Ancak şunu söylemeliyim ki, tarayıcınız Windows' da çalıştığından daha hızlı çalışıyor.
Gimp: Photoshop benzeri resim düzenleme programı. Yıllardır Photoshop ile çalışmya alışmış kullanıcılar için menülerine uyum sağlamak zor olsa da zamanla alışılıyor. Hatta hafıza kullanımındaki tasarruf ve eski bilgisayarlarda bile yarattığı mucizeler sempatimizi kazanmasına yetti. Ayrıca bazı filtrelerinin Photoshop da bile bulunmadığını belirtelim.
K3b: Nero benzeri CD/DVD yazma programı. Sürükle bırak mantığı ile çalışıyor, eklentileri Nero' yla yarışıyor. Bunu fark eden Ahead firması Nero' nun linux üzerinde çalışan verisyonunu da çıkarttı, dileyen onu da kullanabilir.
Amsn/Kopete: ICQ, MSN benzeri anında haberleşme programları. Amsn, windowsdaki msn' in büyük ölçüde aynısı. Kopete ise sadece msn hesaplarınızı değil, icq, yahoo messenger vb sohbet programlarını aynı anda kullanmanızı sağlıyor. Yani bir yandan msn' deki arkadaşlarınızla konuşurken, bir yandan da icq' dakilerle sohbet edebilirsiniz.
Amarok/Juk: Bunlar Windows Medya Player, Winamp gibi müzik çalan programlardır. Özellikle Amarok, internet radyolarını çalabilmesi, müzik dosyalarının yönetimi vb özellikleri ile itunes ile kolaylıkla boy ölçüşüyor.
Kaffeine/Kmplayer/Mplayer/VLC Player: Bunlar da video görüntüleme programlarıdır. Windows Media Player, BS Player benzerleridir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Windows' da çeşitli codecler yüklemeniz gerekirken, PARDUS' da bunların hepsi yüklü gelmektedir.
KPDF: Adobe Acrobat Reader' in muadilidir. Kullanımı oldukça kolay ve hızlıdır.
Ktorrent: Pardus üzerinde çalışan Bit Torrent istemcisidir. Büyük boyutlardaki dosyaların binlerce parçaya ayrılması torrent sisteminin mantığını oluşturmakta. Dünya üzerindeki kullanıcılar bu tip programlar vasıtası ile dosya alışverişinde bulunuyorlar.
Belli başlı programlar bunlar olmakla beraber, PARDUS içerisinde çevrimiçi sözlük, hesap makinası, post it not kağıtları, sıkıştırma programları gibi birçok uygulama da bulunuyor.
Gelelim PARDUS ile UYAP programlarının kullanımına. UYAP kapsamında tasarlanan modüller ve yazılımlar Havelsan üretimi olup java temellidirler. Java kullanımının doğal sonucu olarak, işletim sisteminden büyük ölçüde bağımsız internet üzerinden çalışan uygulamalardır. Sadece PARDUS değil, tüm linux kullanıcıları için UYAP program indirme sayfasında; UYAP progamlarının linux üzerinde çalışan versiyonları bulunmaktadır. Gerek E-Takip, gerekse de Doküman programı PARDUS üzerinde sorunsuz çalışmaktadır. Hatta E-Takip programının Windows' dakine göre daha sorunsuz, takılmalar vs olmadan çalışması söz konusudur.
PARDUS üzerinde tümleşik olarak gelen ateş duvarı (firewall) ile internet çıkışlarınızı da taramakta ve güvenli hale getirmektedir. Virüslere karşı da linux temelli sistemlerin tamamının sahip olduğu bağışıklığa sahipsiniz. Gönül rahatlığı ile tüm işlemlerinizi sorunsuzca yapabilirsiniz.
Gelecekte tüm Devlet birimlerindeki bilgisayarlarda işletim sistemi olarak PARDUS' un kullanılması yüksek ihtimal dahilindedir. Zira yerli olmayan işletim sistemlerinin kullanımı ile Devlet güvenliğine ait bazı stratejik bilgilerin yabancı ülkelerin eline geçmesi söz konusu olmaktadır.
Devletlerin linux temelli işletim sistemleri seçmesi sadece ülkemize mahsus değildir. Bugün Almanya, Rusya, Fransa ve Çin devlet kurumları da linux temelli milli işletim sistemlerini kullanmaktadırlar. Bizde de ilk defa Milli Savunma Bakanlığı bünyesindeki tüm yurt sathına yayılmış yüzlerce Askere Alma Dairesi' nde işletim sistemi olarak Pardus seçildi. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri' nin diğer birimlerinin izlemesi beklenmekte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)