Bugün önemli bir gün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Kanımca uzunca bir süredir bu bayramın hep ikinci yarısını kutluyoruz, nedense Ulusal Egemenlik kavramı biraz geride veya daha doğrusu sözde kalıyor. Halbuki ülkemizin geleceği bakımından ülkenin kaderinin ulusun kendi ellerinde olması çok önemli.
Devletimizin kurucusu, ulu önderimiz Mustafa Kemal Paşa 6 Mart 1922 tarihinde şöyle diyordu:
“...Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa' nın en önemli devletleri, Türkiye' nin zararıyla, Türkiye' nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye' nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere' nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana' dan sonra, Peşte ve Belgrad' da yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.
...Bir şeyin zararıyla bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa' nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye' yi yok etmeye girişenler, Türkiye' nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş, ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye' nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye' nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye' yi ıslah etmek, Türkiye' yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye' nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.
...Oysa bu güç ve kuvvet, Türkiye' de ve Türk halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisinde kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa' dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa' nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa' dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.
...Bu düşüş, bu alçalış yalnız maddi şeylerde olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazı ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu' yla Batı' nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı' ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamen soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, (bundan) bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez.
...Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye' nin Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkummuş gibi, Türkiye' yi atıl ve çekinden bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye' de fikir adamları, adeta kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki ´Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.´ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlar ´Onlar bizi idare etsin´ diyorlardı.”
87 yıl öncesinde Gazi' nin söyledikleri maalesef bugün de hala geçerli. Hatta birçok noktada Batılılar istediklerini elde etmiş, Cumhuriyeti kuranların sonsuz fedakarlıkları ile elde edilenler bir bir geri verilir hale gelmiştir.
Örneğin Osmanlı' nın başına bela olan kapütilasyonlar; Gümrük Birliği, Uluslararası Tahkim, AB Uyum Yasaları vb ile yeniden diriltilmiştir. Avrupa Birliği' nin karar sürecinde herhangi bir katılımımız olmaksızın, imzaladığımız anlaşmalar ile onların aldığı kararlara biz de harfiyen uymak durumundayız. Misal olarak Avrupa Birliği bir Afrika ülkesinden ithal edilen malların gümrük tarifesini değiştirdi, biz de yenilenen tarifeye göre gümrük mevzuatımızı değiştiriyoruz. Bizim 3. ülkelerle yaptığımız anlaşmalarla tanıdığımız ayrıcalıklardan Avrupa Birliği ülkeleri de otomatikman yararlanıyor. Çünkü yine imzaladığımız anlaşmalar ile “en çok kayrılan ülke” statüsünü elde ettiler. Ama tersi bizim için geçerli değil. Örneğin AB ile ABD arasında yapılan bir anlaşmadan biz yararlanamıyoruz.
Halbuki Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalayan İsrail' in “en çok kayrılan ülke” statüsü var. AB' ye iç pazarını açmış, ama karşılığında hem AB ülkelerine gümrüksüz mal satıyor, hem de AB' nin başka ülkelerle yaptığı anlaşmalardaki lehe olan hükümlerden otomatikman yaralanıyor.
Bu bize Avrupa Birliği sürecinde atılan en büyük kazıklardan. Biz de aynı imkanlardan yararlansa idik, bugün sanayicilerimiz kotaları dolduğundan ABD' ye mal satabilmek için, fabrikalarını Bulgaristan' a, Mısır' a taşımak zorunda kalmazlardı.
Uluslararası Tahkim ve ülkemizde bulunan Amerikan askerlerine ilişkin düzenlemeler de Adli Kapütilasyonların dik alası.
Halbuki Cumhuriyet' in kazanımları için biz ne çok acılar çektik, koskoca Osmanlı İmparatorluğu milli devlet olamadığı için, tam bağımsız ve özgür politikalar güdemediği için Emperyalistlerin elinde oyuncak olup, sonunda da yıkıldı gitti.
Bakın bu konuda Mustafa Kemal ne diyor: “...Pek güzel bilirsiniz ki, sultanlarla halifelerle yönetilmiş ve yönetilmekte olan ülkelerde, vatan için, millet için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, ekseriya kolaylıkla sağlanmıştır...Böyle yönetilen ve egemenlikten vazgeçen bir milletin akıbeti elbette felaketti, elbette musibettir. Osmanlı devleti, gerçekte ve fiilen bağımsızlıktan yoksun bir duruma getirilmişti. Öyle ya, bir devlet ki kendi uyruklarına saldığı vergiyi yabancılara salamaz. Gümrük işlemlerini, resimlerini, memleketin gereksinimlerine göre düzenlemekten uzaktır. Ve bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargılama hakkını uygulayamaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değildi, daha fazlaydı. Doğrudan doğruya milletin hayati gereksinimlerinden olan, söz gelişi demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için, her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Şu halde hayatını sağlamaktan yasaklanmış bir devlet bağımsız olabilir mi? Arz ettiğim gibi gerçekte devlet istiklalini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi ecnebilerin bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamıyla tutsak bir duruma getirilmişti. Bu sonuç arz ettiğim gibi, milletin kendi egemenliğine ve kendi yönetimine sahip bulunmamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun tarafından kullanılagelmiş olmasından doğuyordu. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz milli bir devir yaşamıyorduk ve milli bir tarihe sahip değildik.”
Günümüzde başımızda herhangi bir padişah, halife vb yok; ancak demokrasimizin de dört dörtlük işlediğinden bahsetmek maalesef mümkün değil. Özellikle siyasi partiler tarihimiz incelenirse; parti içi demokrasiyi bir türlü içimize sindiremediğimiz ve partilerimizin de bu nedenle lider partileri olduğu görülür. 70' li yıllarda dahi partilerde kadrolar bugünkünden önemliydi.
Liderler sultasının sonucu ise, partilerin içinde doğru, düzgün, ilkeli insanlar yerine lider şakşakçılarının yükselmesi oluyor. Maalesef liderlerimiz de kendi etraflarını saran bu tarz insanların yanlış yönlendirmeleri ile, her zaman için doğru politikalar üretemiyorlar.
Sonuçta olan millete oluyor, kimi seçerse seçsin alternatif politikalar ve çözümler yaratılamıyor. Kim ne derse desin, son 50 yıllık zaman diliminde ülkede milli çözümler yerine sürekli dışarıdan birtakım odakların önerileri dinlendi, onların istedikleri politikalar güdüldü. Bunlar arasında ülkemizin lehine olan hiçbir şey yok diyemeyiz; ancak ülkede tam bağımsız ve ulusal çıkarlarımız yönünde bir siyaset güdülse idi, bugünkünden daha iyi bir durumda olacağımız aşikardı.
Büromun Konumu - Office Location
23 Nisan 2009 Perşembe
4 Nisan 2009 Cumartesi
KÜRESEL EKONOMİK KRİZ VE KARMA EKONOMİ
Kapitalist Sistemin kendi özünde kriz doğurmaya elverişli olduğu yıllardan beri dile getirilirdi. Yani ekonomiyi kendi haline bırakırsanız, insanların sonsuz hırsları düşünülürse; krizlerin oluşumu doğal sürecin sonucudur. Patlayan emlak balonu ve sonrasında derinleşen küresel kriz, dünyadaki hemen hemen tüm ülkeleri etkisi altına aldı.
Bizim yaşadığımız 2001 Bankalar Krizi' nde AB ülkeleri, bankalara Devletin el koymasını çok eleştirmiş ve sürekli olarak devletin piyasalara müdahale etmemesi gerektiğini vazetmişlerdi. Halbuki bugün gelinen kriz ortamında, bu gelişmiş ülkelerin bize söylediklerinin tam tersini yaptıkları; kendi ülke menfaatleri söz konusu olunca, gözlerinin hiçbir şeyi görmediği, hiçbir kuralı takmadıkları ortaya çıkıverdi. Birçok özel bankaya Avrupalı Devletlerce el konuldu, birçok ülkede de %100 mevduat garantisi sağlandı.
Bize yıllardan beri IMF, Dünya Bankası vd örgütler yolu ile, kamunun elinde bulunan iktisadi teşekkülleri, enerji, petrokimya vb ağır sanayi dallarını özelleştirmemiz için baskı yapılıyordu. Sonunda başarılı oldular; son yapılan özelleştirmeler ile Devletimizin elinde pek fazla şey kalmadı. Peki iyi mi oldu, o tartışılır; özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bulunan devlet kuruluşları, oraların göreceli olarak az gelişmiş ekonomik yaşamlarında çok büyük önem taşıyordu. Ülkede tarım ve hayvancılığın bitme noktasına gelmesinin ardında Devletin bu alanlardan çekilmeye zorlanması yatmakta.
Biz Türk Telekom, PETKİM, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi yaratılması uzun çaba, bol para ve acılara mal olan göz bebeği milli kuruluşlarımızı özelleştirme adı altında yabancı olsun yerli olsun yatırımcılara satarken; Almanlar stratejik kuruluşlardaki yabancı payını %25' le sınırladılar, ayrıca da Hükumetin iznine bağladılar. Bilindiği gibi Almanya' da telekom, posta idaresi, demiryolları, Lufthansa devletin denetimi altında. İngiltere' de de özelleştirmeler yapılsa da Devletin şirketlerde altın hisse sahipliği söz konusu.
Fransa da ise çok daha değişik bir durum var. Devletin ekonomideki doğrudan denetimi %40 oranında. Son yaşanan krizde Fransız Hükumeti, Renault şirketine emir vererek yurtdışında bulunan fabrikalardaki üretimlerini mümkün mertebe Fransa içine çekmesini istedi. Bunun üzerine şirket, Slovenya' da bulunan fabrikasındaki araba üretimini Fransa' daki fabrikalara kaydırma kararı aldı. Bu karar, AB içinde de büyük tartışmalara yol açtı; ancak tartışmalar sonucu değiştirmiyor. AB' nin yeni üyeleri arasında birliğin geleceği konusunda ciddi endişeler doğduğu bildiriliyor. Hani sermaye ve emek serbestçe dolaşıyordu, Devlet müdahalesi zinhar yasaktı değil mi ya.
Anlaşılan o ki, yükselen ekonomik krizle beraber gelişmiş ülkeler, milli ekonomilerinin menfaatlerini düşünerek korumacı tavırlarını daha da arttıracak. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerinde buna katılması bekleniyor.
Ancak Türkiye açısından bir handikap var, biz dış ticaretimizdeki kararları kendi başımıza alamıyoruz. Sebebi ise AB' ne Gümrük Birliği ile tek taraflı olarak bağlanmamız.
Bizim yaşadığımız 2001 Bankalar Krizi' nde AB ülkeleri, bankalara Devletin el koymasını çok eleştirmiş ve sürekli olarak devletin piyasalara müdahale etmemesi gerektiğini vazetmişlerdi. Halbuki bugün gelinen kriz ortamında, bu gelişmiş ülkelerin bize söylediklerinin tam tersini yaptıkları; kendi ülke menfaatleri söz konusu olunca, gözlerinin hiçbir şeyi görmediği, hiçbir kuralı takmadıkları ortaya çıkıverdi. Birçok özel bankaya Avrupalı Devletlerce el konuldu, birçok ülkede de %100 mevduat garantisi sağlandı.
Bize yıllardan beri IMF, Dünya Bankası vd örgütler yolu ile, kamunun elinde bulunan iktisadi teşekkülleri, enerji, petrokimya vb ağır sanayi dallarını özelleştirmemiz için baskı yapılıyordu. Sonunda başarılı oldular; son yapılan özelleştirmeler ile Devletimizin elinde pek fazla şey kalmadı. Peki iyi mi oldu, o tartışılır; özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bulunan devlet kuruluşları, oraların göreceli olarak az gelişmiş ekonomik yaşamlarında çok büyük önem taşıyordu. Ülkede tarım ve hayvancılığın bitme noktasına gelmesinin ardında Devletin bu alanlardan çekilmeye zorlanması yatmakta.
Biz Türk Telekom, PETKİM, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi yaratılması uzun çaba, bol para ve acılara mal olan göz bebeği milli kuruluşlarımızı özelleştirme adı altında yabancı olsun yerli olsun yatırımcılara satarken; Almanlar stratejik kuruluşlardaki yabancı payını %25' le sınırladılar, ayrıca da Hükumetin iznine bağladılar. Bilindiği gibi Almanya' da telekom, posta idaresi, demiryolları, Lufthansa devletin denetimi altında. İngiltere' de de özelleştirmeler yapılsa da Devletin şirketlerde altın hisse sahipliği söz konusu.
Fransa da ise çok daha değişik bir durum var. Devletin ekonomideki doğrudan denetimi %40 oranında. Son yaşanan krizde Fransız Hükumeti, Renault şirketine emir vererek yurtdışında bulunan fabrikalardaki üretimlerini mümkün mertebe Fransa içine çekmesini istedi. Bunun üzerine şirket, Slovenya' da bulunan fabrikasındaki araba üretimini Fransa' daki fabrikalara kaydırma kararı aldı. Bu karar, AB içinde de büyük tartışmalara yol açtı; ancak tartışmalar sonucu değiştirmiyor. AB' nin yeni üyeleri arasında birliğin geleceği konusunda ciddi endişeler doğduğu bildiriliyor. Hani sermaye ve emek serbestçe dolaşıyordu, Devlet müdahalesi zinhar yasaktı değil mi ya.
Anlaşılan o ki, yükselen ekonomik krizle beraber gelişmiş ülkeler, milli ekonomilerinin menfaatlerini düşünerek korumacı tavırlarını daha da arttıracak. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerinde buna katılması bekleniyor.
Ancak Türkiye açısından bir handikap var, biz dış ticaretimizdeki kararları kendi başımıza alamıyoruz. Sebebi ise AB' ne Gümrük Birliği ile tek taraflı olarak bağlanmamız.
19 Mart 2009 Perşembe
KULLAN AT FELSEFESİ VE TÜKETİM TOPLUMU
Sadece bizim toplumumuzda değil; tüm dünyada son yüzyılın hakim felsefesi, kullan-at anlayışıdır. Küreselleşme ve kapitalimizin olmazsa olmazı tüketimdir. İnsanlar çok miktarda tüketmelidir ki; büyük şirketler çok miktarda üretim yapabilsin, çok miktarda hammadde alsın vs...çark bu şekilde dönüyor. İnsanlara sürekli olarak en yeni cep telefonlarını, en yeni bilgisayarları, en yeni arabaları kullanmaları yönünde görsel ve yazılı basında reklam bombardımanı uygulanıyor. Genç nesiller ideal karakter olarak gördükleri şarkıcılar, dizi/film yıldızları ve top modellere öykünerek onlar gibi yaşamaya özendiriliyorlar. Hatta ürün reklamlarında bu kişiler kullanılıyor ki satışlar garantilensin.
Sonuç ortada her yıl çöpe atılan milyonlarca bilgisayar, cep telefonu, dergi, kitap, giyecekler. Tüm bu mamullerin üretimi için harcanan petrol türevleri, enerji, emek, ağaç vb hammaddeyi düşünen yok. Yaşlı dünyamız daha ne kadar bu azgın tüketimi karşılayabilir ki.
Batı toplumlarında aykırı sesler yok değil. Özellikle çevre örgütlerinin bastırması ile çevreci cep telefonları bile üretilmiş. Nasıl mı çevreci; telefonun dışı çok dayanıklı ve yıllarca kullanılacak şekilde tasarlanmış. İçinde gömülü yazılımsa sürekli olarak güncellenebilecek şekilde tasarımlanmış. Yani telefon gelecek yıllarda çıkacak teknolojilere de uyum sağlayabilecek. Böylece kullanım ömrü uzamış oluyor.
Bir de bizim gibi gelişmekte olan ülkelere bakalım. Hemen her gencin elinde son model bir cep telefonu; hatta arkadaş arasında bu telefonun markası ve modeli de statü sembolü oluyor. Çok az kişi kullandığı telefonun tüm özelliklerine ihtiyaç duyuyor, asıl amaç hava atmak. Neticede ülke dışına ödenen milyarlarca dolar. Halbuki bu para ülkede kalsa, tüm yurttaşların yararına harcanabilirdi.
Giysilerde öyle; eskiden hatırlarım abimizin ablamızın giydiğini biz giyer, bizden sonra da kardeşlerimiz giyerdi. Şimdi düşen fiyatlarında etkisi ile, her çocuk için ayrı ayrı kıyafetler alınıyor. Biz büyükler farklı mıyız derseniz, hayır. Babalarımızın kaliteli bir en fazla iki takım elbisesi olur, sürekli onu giyerlerdi işe giderken. Okul kıyafetlerimiz de tek tipti, formalar yukarda belirttiğim zincirle elden ele geçerdi. Şimdi her okulun kendine has forması var, hepsi ayrı masraf.
Batı ülkelerinde ikinci el kıyafet mağazaları vardır. Biz de birkaç istisna haricinde yaygınlaşmadı. Tekstil ülkesi olduğumuz için fiyatların çoğu ülkeye göre makul düzeyde olması bunda ana etken.
Kısır bir döngü var. Çok tüketim olmalı ki, çok satış olsun; çok satış olsun ki, birim üretim maliyetleri daha da düşsün, böylece nihai tüketiciye satış fiyatları da insin. Ürün fiyatları da düştükçe, anlattığım şekilde israf artmakta.
İsrafsa dünyanın ve özelde ülkenin kaynaklarının tükenmesine yol açıyor. Birkaç on yıl içinde; insanlık çevre felaketlerinin sebep olduğu acıları daha yoğun yaşamaya başlayacak. Kuraklık ve kıtlık, ilk görünen felaketler.
Ya birey ve toplum olarak üzerimize düşeni yapacağız ya da bozulan dengeler yüzünden doğanın da bizden alacaklarına razı olacağız. Kişisel olarak da yapabileceğimiz çok şey var. Örneğin kullandığımız elektrikli aygıtların kapatırken fişini çekmek, çevre dostu otomobiller kullanmak, bürolarımızda kağıtların her iki yüzünü de kullanmak, bozulmadan cep telefonumuzu değiştirmemek bunlardan birkaçı.
Arabalardan bahsetmişken, arazi araçlarına da değinmek isterim. Amerikan yaşam tarzının bir sembolü olan bu araçlar, aslen zorlu arazi koşulları için tasarlanmıştır. Dolayısıyla son derece ağır ve hantal olan gövdelerini taşıyabilmek için, çok güçlü ve büyük motorlara sahiptirler. Normal bir arabanın hemen hemen iki katı yakıt sarf ederler. Kırsal alanda yaşayan kişilerin bu araçları kullanması makuldür de, şehirde yaşayanların bu araçları kullanması saçmadır.
Bizim gibi ülkelerde bu tip araçlar tamamen ego tatmini için kullanılan, statü sembolleridir. Ayrıca söylemek isterim ki bu tip araçların şehiriçi trafiğinde kullanımı, hem kullanan hem de karşıdaki insanlar için büyük hayati riskler taşımaktadır. Zira yapılan araştırmalar, bu araçları kullananların daha fütursuz davrandıklarını ve daha çok kazaya karıştıklarını ispatlamaktadır. Yine yapılan araştırma ve istatistiklerin sonuçlarına göre arazi araçlarının karıştıkları trafik kazalarında, karşı tarafta meydana gelen ölümler normal araçlardakine göre çok daha yüksektir. Dolayısıyla bilinçsiz sürücüler elinde bu araçlar, birer ölüm makinesi haline gelmektedir.
Çevre duyarlılığı sadece medeni bir insan olmanın gereği değil, aynı zamanda tüm büyük dinlerin de olmazsa olmazıdır. Zira israf, tüm kutsal metinlerce lanetlenmiş Yüce Yaratıcı' nın öfkesini çeken davranışlardan biridir.
Sonuç ortada her yıl çöpe atılan milyonlarca bilgisayar, cep telefonu, dergi, kitap, giyecekler. Tüm bu mamullerin üretimi için harcanan petrol türevleri, enerji, emek, ağaç vb hammaddeyi düşünen yok. Yaşlı dünyamız daha ne kadar bu azgın tüketimi karşılayabilir ki.
Batı toplumlarında aykırı sesler yok değil. Özellikle çevre örgütlerinin bastırması ile çevreci cep telefonları bile üretilmiş. Nasıl mı çevreci; telefonun dışı çok dayanıklı ve yıllarca kullanılacak şekilde tasarlanmış. İçinde gömülü yazılımsa sürekli olarak güncellenebilecek şekilde tasarımlanmış. Yani telefon gelecek yıllarda çıkacak teknolojilere de uyum sağlayabilecek. Böylece kullanım ömrü uzamış oluyor.
Bir de bizim gibi gelişmekte olan ülkelere bakalım. Hemen her gencin elinde son model bir cep telefonu; hatta arkadaş arasında bu telefonun markası ve modeli de statü sembolü oluyor. Çok az kişi kullandığı telefonun tüm özelliklerine ihtiyaç duyuyor, asıl amaç hava atmak. Neticede ülke dışına ödenen milyarlarca dolar. Halbuki bu para ülkede kalsa, tüm yurttaşların yararına harcanabilirdi.
Giysilerde öyle; eskiden hatırlarım abimizin ablamızın giydiğini biz giyer, bizden sonra da kardeşlerimiz giyerdi. Şimdi düşen fiyatlarında etkisi ile, her çocuk için ayrı ayrı kıyafetler alınıyor. Biz büyükler farklı mıyız derseniz, hayır. Babalarımızın kaliteli bir en fazla iki takım elbisesi olur, sürekli onu giyerlerdi işe giderken. Okul kıyafetlerimiz de tek tipti, formalar yukarda belirttiğim zincirle elden ele geçerdi. Şimdi her okulun kendine has forması var, hepsi ayrı masraf.
Batı ülkelerinde ikinci el kıyafet mağazaları vardır. Biz de birkaç istisna haricinde yaygınlaşmadı. Tekstil ülkesi olduğumuz için fiyatların çoğu ülkeye göre makul düzeyde olması bunda ana etken.
Kısır bir döngü var. Çok tüketim olmalı ki, çok satış olsun; çok satış olsun ki, birim üretim maliyetleri daha da düşsün, böylece nihai tüketiciye satış fiyatları da insin. Ürün fiyatları da düştükçe, anlattığım şekilde israf artmakta.
İsrafsa dünyanın ve özelde ülkenin kaynaklarının tükenmesine yol açıyor. Birkaç on yıl içinde; insanlık çevre felaketlerinin sebep olduğu acıları daha yoğun yaşamaya başlayacak. Kuraklık ve kıtlık, ilk görünen felaketler.
Ya birey ve toplum olarak üzerimize düşeni yapacağız ya da bozulan dengeler yüzünden doğanın da bizden alacaklarına razı olacağız. Kişisel olarak da yapabileceğimiz çok şey var. Örneğin kullandığımız elektrikli aygıtların kapatırken fişini çekmek, çevre dostu otomobiller kullanmak, bürolarımızda kağıtların her iki yüzünü de kullanmak, bozulmadan cep telefonumuzu değiştirmemek bunlardan birkaçı.
Arabalardan bahsetmişken, arazi araçlarına da değinmek isterim. Amerikan yaşam tarzının bir sembolü olan bu araçlar, aslen zorlu arazi koşulları için tasarlanmıştır. Dolayısıyla son derece ağır ve hantal olan gövdelerini taşıyabilmek için, çok güçlü ve büyük motorlara sahiptirler. Normal bir arabanın hemen hemen iki katı yakıt sarf ederler. Kırsal alanda yaşayan kişilerin bu araçları kullanması makuldür de, şehirde yaşayanların bu araçları kullanması saçmadır.
Bizim gibi ülkelerde bu tip araçlar tamamen ego tatmini için kullanılan, statü sembolleridir. Ayrıca söylemek isterim ki bu tip araçların şehiriçi trafiğinde kullanımı, hem kullanan hem de karşıdaki insanlar için büyük hayati riskler taşımaktadır. Zira yapılan araştırmalar, bu araçları kullananların daha fütursuz davrandıklarını ve daha çok kazaya karıştıklarını ispatlamaktadır. Yine yapılan araştırma ve istatistiklerin sonuçlarına göre arazi araçlarının karıştıkları trafik kazalarında, karşı tarafta meydana gelen ölümler normal araçlardakine göre çok daha yüksektir. Dolayısıyla bilinçsiz sürücüler elinde bu araçlar, birer ölüm makinesi haline gelmektedir.
Çevre duyarlılığı sadece medeni bir insan olmanın gereği değil, aynı zamanda tüm büyük dinlerin de olmazsa olmazıdır. Zira israf, tüm kutsal metinlerce lanetlenmiş Yüce Yaratıcı' nın öfkesini çeken davranışlardan biridir.
21 Şubat 2009 Cumartesi
ANTALYA VE RAYLI SİSTEM TARTIŞMALARI
Antalya' da esnaf ve sokaktaki vatandaş arasında bir kamuoyu anketi yapılsa; herhalde en çok konuşulan konuların başında Raylı Sistem Projesi gelir. Etrafıma kulak verdiğim zaman genelde; eleştirilerin görüşler arasında yoğun olduğunu görmekteyim. Bu kanımca biraz da proje hakkında yeterli bilgi sahibi olunmamasından kaynaklanıyor.
Biz Türk insanı olarak nedense plan, program vb şeyleri pek sevmeyiz. Zamanla kısıtlı olmak yerine, her şeyin bir anda hemencecik oluvermesini isteriz. Halbuki büyük inşaat projelerinin çok karmaşık ve uzun yapım süreçleri olması kadar doğal bir şey yok. Özellikle kentin trafik problemlerini çözme gibi bir iddianız varsa, çözümlerinizin de iddialı olması gerekir.
Daha önceki köprülü kavşak ve battı çıktıların yapımları sırasında daha çok trafik sıkışıklıkları yaşanmıştı. O zaman da çokça şikayetler yapıldı, ama ne oldu. Bakın şimdi büyük çoğunluk memnun.
Raylı Sistem konusunda en çok duyduğum şikayet ise, neden hattın tamamının yer altından gitmediği. Bunun çok basit bir açıklaması var aslında; maliyet yani para. Kendine ayrılmış yoldan gittiği sürece metro ile hafif raylı sistemin hız açısından çok büyük bir farkı yok. Ancak inşaat yapım süreleri ve maliyet açısından çok büyük farklar var. Metro yapılması söz konusu olsaydı, projenin sadece şu anki güzergahının inşasının bile yıllarca sürmesi ihtimali vardı.
İkinci eleştiri konusu ise güzergahın son derece kısıtlı kişinin ihtiyacına cevap verecek olduğu. Buna katılmamak elde değil. Ancak bu projenin daha ilk safhası. Aşağıda gördüğünüz haritada, ilerleyen aşamalar da gösterilmiş. Bu haritayı ben imar planı dosyaları içinden aldım. Keşke belediye kendi web sayfasında bu haritayı yayımlasa idi.

Hafifi Raylı Sistem' in 2. Aşaması' na Otogar-Üniversite-Meydan, Meydan-Havaalanı veya Meydan-Lara-Kundu güzergahlarından biri ile başlanması muhtemel. Üçüncü aşamada ise Liman ve Altınova bölgelerine ulaşan hatların yapımı öngörülüyor.
Tüm aşamalar tamamlandığında, Antalya Hafif Raylı Sistemi' nin durak ve güzergahlarının tüm şehri saracağı görülüyor (Bkz. aşağıdaki şema). Umarız bu çok kısa bir sürede gerçekleşir; zira bu şekilde Antalya trafiği çok rahatlayacak. İnsanlar ev ve iş yerleri arasında raylı ulaşımı kullanacağı gibi, Lara ve Konyaaltı plajlarına ulaşım da hızlanacak.

Ancak raylı sistemin esas yararı zaman konusunda olacak. Bugün Antalya trafiğinde belli saatlerde zaman israfı söz konusu olmakta. Kendi araçları ile yolculuk edenler bundan çok fazla etkilenmeseler de özellikle toplum ulaşımda dolmuşları tercih edenlerin, bir yerden bir yere ulaşması bazen 1 saati aşıyor.
Biz millet olarak pek dakik değilizdir. Saatle plan program yapan çok az kişi vardır. Ancak oteller vb işletmelerin vardiyalı çalışma usulü ile bu yaygınlaşmakta. Hemen hemen tüm otellerin servisleri var, aksi halde yine gecikmeler oluyor. Raylı sistemin yaygınlaşması ile tüm özel servislerin yerini, işletmeler tarafından dağıtılan toplu ulaşım kartları alacak. Bu hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım için olmazsa olmaz.
Ülke ekonomisi petrol ve türevleri için milyarlarca doları dışarıya ödüyor. Ulaşımımızın hem şehirler arasında hem de şehir içinde raylı sistemlere dayandırılması, ülke menfaatleri için oldukça önem taşıyor.
Biz Türk insanı olarak nedense plan, program vb şeyleri pek sevmeyiz. Zamanla kısıtlı olmak yerine, her şeyin bir anda hemencecik oluvermesini isteriz. Halbuki büyük inşaat projelerinin çok karmaşık ve uzun yapım süreçleri olması kadar doğal bir şey yok. Özellikle kentin trafik problemlerini çözme gibi bir iddianız varsa, çözümlerinizin de iddialı olması gerekir.
Daha önceki köprülü kavşak ve battı çıktıların yapımları sırasında daha çok trafik sıkışıklıkları yaşanmıştı. O zaman da çokça şikayetler yapıldı, ama ne oldu. Bakın şimdi büyük çoğunluk memnun.
Raylı Sistem konusunda en çok duyduğum şikayet ise, neden hattın tamamının yer altından gitmediği. Bunun çok basit bir açıklaması var aslında; maliyet yani para. Kendine ayrılmış yoldan gittiği sürece metro ile hafif raylı sistemin hız açısından çok büyük bir farkı yok. Ancak inşaat yapım süreleri ve maliyet açısından çok büyük farklar var. Metro yapılması söz konusu olsaydı, projenin sadece şu anki güzergahının inşasının bile yıllarca sürmesi ihtimali vardı.
İkinci eleştiri konusu ise güzergahın son derece kısıtlı kişinin ihtiyacına cevap verecek olduğu. Buna katılmamak elde değil. Ancak bu projenin daha ilk safhası. Aşağıda gördüğünüz haritada, ilerleyen aşamalar da gösterilmiş. Bu haritayı ben imar planı dosyaları içinden aldım. Keşke belediye kendi web sayfasında bu haritayı yayımlasa idi.

Hafifi Raylı Sistem' in 2. Aşaması' na Otogar-Üniversite-Meydan, Meydan-Havaalanı veya Meydan-Lara-Kundu güzergahlarından biri ile başlanması muhtemel. Üçüncü aşamada ise Liman ve Altınova bölgelerine ulaşan hatların yapımı öngörülüyor.
Tüm aşamalar tamamlandığında, Antalya Hafif Raylı Sistemi' nin durak ve güzergahlarının tüm şehri saracağı görülüyor (Bkz. aşağıdaki şema). Umarız bu çok kısa bir sürede gerçekleşir; zira bu şekilde Antalya trafiği çok rahatlayacak. İnsanlar ev ve iş yerleri arasında raylı ulaşımı kullanacağı gibi, Lara ve Konyaaltı plajlarına ulaşım da hızlanacak.

Ancak raylı sistemin esas yararı zaman konusunda olacak. Bugün Antalya trafiğinde belli saatlerde zaman israfı söz konusu olmakta. Kendi araçları ile yolculuk edenler bundan çok fazla etkilenmeseler de özellikle toplum ulaşımda dolmuşları tercih edenlerin, bir yerden bir yere ulaşması bazen 1 saati aşıyor.
Biz millet olarak pek dakik değilizdir. Saatle plan program yapan çok az kişi vardır. Ancak oteller vb işletmelerin vardiyalı çalışma usulü ile bu yaygınlaşmakta. Hemen hemen tüm otellerin servisleri var, aksi halde yine gecikmeler oluyor. Raylı sistemin yaygınlaşması ile tüm özel servislerin yerini, işletmeler tarafından dağıtılan toplu ulaşım kartları alacak. Bu hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım için olmazsa olmaz.
Ülke ekonomisi petrol ve türevleri için milyarlarca doları dışarıya ödüyor. Ulaşımımızın hem şehirler arasında hem de şehir içinde raylı sistemlere dayandırılması, ülke menfaatleri için oldukça önem taşıyor.
21 Ocak 2009 Çarşamba
PARDUS' A SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Pardus' un e-ileti grubuna üyeyim ve kullanıcıların birebir olarak yaşadıkları sorunları ve çözümlerini ilgiyle takip ediyorum. Son zamanlarda bu gruplara dahi ulaşan Pardus' u aşağılayan, kötüleyen görüşlere üzülerek şahit oldum. Dikkat ediniz Pardus' u eleştiren, eksikleri, olması gerekenleri dile getiren yorumlar demiyorum. Alenen hakaret, aşağılama vb ifadeler.
Bu nitelikte görüşler benim gibi Pardus' a gönül veren kullanıcıları üzse de, esas geliştiriciler üzerinde; yaptıkları çalışmaların takdir edilmemesi hissini uyandırmakta. Bu nedenle bu makaleyi kaleme almak istedim.
Bu tip görüşler genelde Microsoft' dan sertifikalı bilişim sektöründe belli konumda bulunan yazılımcılar tarafından dile getirilmekte. Bu kişilerin ÖZGÜR YAZILIM FELSEFESİNİ yeterince kavrayamadıkları düşüncesindeyim. Ayrıca elde ettikleri sertifikalar ve yerleştikleri konumlar itibariyle; yeni şeyler öğrenmeye kapalı, değişiklikten korkan insanlar.
Bunlar tekelci anlayışa sıkı sıkıya sarılarak, piyasada özgür yazılımlar lehine esen rüzgarı tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bugün tüm dünyada özellikle (cep telefonu, netbook gibi) donanım ürünlerinde serbest yazılımlara doğru kayış var. Ekonomik kriz de bunun artmasına neden oldu. İnsanlar artık sürekli yeni sürümleri çıkan yazılımlara para ödemekten bıktı.
Pardus' a gelince dünyadaki benzerlerine uygun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi ulusal çıkarları gereği milli yazılımlara yönelme ihtiyacı hissetti. Pardus' un Linux tabanlı olması nedeniyle milli bir yazılım olamayacağı eleştirileri ise son derece mantıksız. Zira araba üretirken tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Bilim Tarihi' ne baktığımızda tüm icatların, bir önceki neslin teknolojisi üzerine yeni bilgiler eklenerek elde edildiğini görürüz.
Ayrıca Fransa, Almanya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki devlet yetkilileri de bu çok bilmiş arkadaşlar kadar akıllı değil mi. Bu ülkeler de kendi milli yazılımlarını geliştirirken linux tabanlı olmasına dikkat ettiler.
Bırakın efendim bırakın, ilk çıktığı günden beri Pardus' umu büyük bir zevkle kullanıyorum. Bugüne kadar ufak tefek birkaç sorun dışında herhangi bir problem yaşamadım. Her çıkan sürümle de daha iyiye gidiliyor. Pardus' dan önce Gelecek Linux' u da denemiş ancak memnun kalmamıştım. Tübitak UEKAE iyi yolda ilerliyor, siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.
Bu nitelikte görüşler benim gibi Pardus' a gönül veren kullanıcıları üzse de, esas geliştiriciler üzerinde; yaptıkları çalışmaların takdir edilmemesi hissini uyandırmakta. Bu nedenle bu makaleyi kaleme almak istedim.
Bu tip görüşler genelde Microsoft' dan sertifikalı bilişim sektöründe belli konumda bulunan yazılımcılar tarafından dile getirilmekte. Bu kişilerin ÖZGÜR YAZILIM FELSEFESİNİ yeterince kavrayamadıkları düşüncesindeyim. Ayrıca elde ettikleri sertifikalar ve yerleştikleri konumlar itibariyle; yeni şeyler öğrenmeye kapalı, değişiklikten korkan insanlar.
Bunlar tekelci anlayışa sıkı sıkıya sarılarak, piyasada özgür yazılımlar lehine esen rüzgarı tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bugün tüm dünyada özellikle (cep telefonu, netbook gibi) donanım ürünlerinde serbest yazılımlara doğru kayış var. Ekonomik kriz de bunun artmasına neden oldu. İnsanlar artık sürekli yeni sürümleri çıkan yazılımlara para ödemekten bıktı.
Pardus' a gelince dünyadaki benzerlerine uygun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi ulusal çıkarları gereği milli yazılımlara yönelme ihtiyacı hissetti. Pardus' un Linux tabanlı olması nedeniyle milli bir yazılım olamayacağı eleştirileri ise son derece mantıksız. Zira araba üretirken tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Bilim Tarihi' ne baktığımızda tüm icatların, bir önceki neslin teknolojisi üzerine yeni bilgiler eklenerek elde edildiğini görürüz.
Ayrıca Fransa, Almanya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki devlet yetkilileri de bu çok bilmiş arkadaşlar kadar akıllı değil mi. Bu ülkeler de kendi milli yazılımlarını geliştirirken linux tabanlı olmasına dikkat ettiler.
Bırakın efendim bırakın, ilk çıktığı günden beri Pardus' umu büyük bir zevkle kullanıyorum. Bugüne kadar ufak tefek birkaç sorun dışında herhangi bir problem yaşamadım. Her çıkan sürümle de daha iyiye gidiliyor. Pardus' dan önce Gelecek Linux' u da denemiş ancak memnun kalmamıştım. Tübitak UEKAE iyi yolda ilerliyor, siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.
29 Aralık 2008 Pazartesi
BİR ROBIN HOOD YARATAMADIK
Son yıllarda TRT tarafından çekilen Kurtuluş ve Ateşten Gömlek dizilerini saymazsak şanlı tarihimizden film endüstrisinde yeterince yararlandığımız söylenemez. Halbuki daha önceki dönemde çekilen Cüneyt Arkın' lı Malkoçoğlu ve Kartal Tibet' li Tarkan filmleri büyük başarılara imza atmıştı.
Oysaki yabancılar bir halk efsanesi olan Robin Hood' un onlarca filmini yaptılar. Olay da aslında o kadar ilginç değil; Haçlı Seferi' ne katılmak için ülkeden ayrılan Arslan Yürekli Richard' ın ardından İngiltere' de oluşan fetret devri ve zenginden alıp fakire vermesi ile ünlenen, derebeyilerine kök söktüren kahraman hırsız Robin.
Bizim tarihimizse filmi senaryosu olabilecek yüzlerce ilginç olayla dolu. Hatta bu konuda yazılmış onlarca eser de var. Örneğin Barbaros Hayrettin Paşa' nın Günlükleri veya tutulan sefer cerideleri, senaristler için hazır kaynak.
Edebi eser olarak da bizi Osmanlı Devleti' nin kuruluş devrine götüren Kemal Tahir' in Devlet Ana' sı, Tarık Buğra' nın Osmancık' ı sayılabilir. Bu eserlerden okullardaki Osmanlı Tarihi Dersleri' nde de yeterince yararlanılmıyor. Tarihimizi hep ekonomik ve sosyal koşullardan uzak kupkuru bir anlatımla öğrencilere sunuyoruz. Sonuçta da dersler öğrenciler için zevk değil, eziyet oluyor.
Film konusunda mali kaygılar ağır basarsa en azından çizgi film veya çizgi roman olarak tarihin işlenmesi gerekir. Örneğin Fransızlar' ın Asterix adlı kahramanını gösterebiliriz.
Dünyada ülkemizi tanıtacak bir kahramanımız yok. İngilizlerin Robin Hood, Arabistan' lı Lawrence, Harry Potter' ını, Fransızların Jean D'arc ve Asterix' ini, Yunanlıların Leonidas' ını, Amerika' nın Rambo' sunu, Hintlilerin Gandhi' sini herkes biliyor. Ama bizim ne Hayrettin Paşa' mız, ne de Mustafa Kemal Atatürk' ümüz yeterince tanınıyor.
Dünya çapında satış başarısına ulaşacak eserlere ihtiyacımız var. Bunun illaki sinema filmi olması gerekmez. Yeri geldiğinde bir bilgisayar oyunu bile tanıtımda son derece etkili bir yol. Konusunu Osmanlı Tarihinden alan bir oyunun Devlet katkısı ile yapılması çok zor bir şey olmasa gerek. Yeter ki gerçekten istensin ve yurt dışına tanıtım için dökülen milyonlarca dolardan bir kısmı bu işe ayrılsın. Hem bu sayede dışarı çıkacak kaynak ülke içinde kalır ve ülkeye katma değer yaratan yazılım gibi sektörler desteklenmiş olur.
Oysaki yabancılar bir halk efsanesi olan Robin Hood' un onlarca filmini yaptılar. Olay da aslında o kadar ilginç değil; Haçlı Seferi' ne katılmak için ülkeden ayrılan Arslan Yürekli Richard' ın ardından İngiltere' de oluşan fetret devri ve zenginden alıp fakire vermesi ile ünlenen, derebeyilerine kök söktüren kahraman hırsız Robin.
Bizim tarihimizse filmi senaryosu olabilecek yüzlerce ilginç olayla dolu. Hatta bu konuda yazılmış onlarca eser de var. Örneğin Barbaros Hayrettin Paşa' nın Günlükleri veya tutulan sefer cerideleri, senaristler için hazır kaynak.
Edebi eser olarak da bizi Osmanlı Devleti' nin kuruluş devrine götüren Kemal Tahir' in Devlet Ana' sı, Tarık Buğra' nın Osmancık' ı sayılabilir. Bu eserlerden okullardaki Osmanlı Tarihi Dersleri' nde de yeterince yararlanılmıyor. Tarihimizi hep ekonomik ve sosyal koşullardan uzak kupkuru bir anlatımla öğrencilere sunuyoruz. Sonuçta da dersler öğrenciler için zevk değil, eziyet oluyor.
Film konusunda mali kaygılar ağır basarsa en azından çizgi film veya çizgi roman olarak tarihin işlenmesi gerekir. Örneğin Fransızlar' ın Asterix adlı kahramanını gösterebiliriz.
Dünyada ülkemizi tanıtacak bir kahramanımız yok. İngilizlerin Robin Hood, Arabistan' lı Lawrence, Harry Potter' ını, Fransızların Jean D'arc ve Asterix' ini, Yunanlıların Leonidas' ını, Amerika' nın Rambo' sunu, Hintlilerin Gandhi' sini herkes biliyor. Ama bizim ne Hayrettin Paşa' mız, ne de Mustafa Kemal Atatürk' ümüz yeterince tanınıyor.
Dünya çapında satış başarısına ulaşacak eserlere ihtiyacımız var. Bunun illaki sinema filmi olması gerekmez. Yeri geldiğinde bir bilgisayar oyunu bile tanıtımda son derece etkili bir yol. Konusunu Osmanlı Tarihinden alan bir oyunun Devlet katkısı ile yapılması çok zor bir şey olmasa gerek. Yeter ki gerçekten istensin ve yurt dışına tanıtım için dökülen milyonlarca dolardan bir kısmı bu işe ayrılsın. Hem bu sayede dışarı çıkacak kaynak ülke içinde kalır ve ülkeye katma değer yaratan yazılım gibi sektörler desteklenmiş olur.
1 Kasım 2008 Cumartesi
UYAP' DA YAŞANAN AKSAKLIKLAR
Uzunca bir süredir bu konuda yazmak istiyordum. UYAP kullanıldıkça yaşanan sorunları gözlemlemek için bir süre bekledim. Genel olarak bakıldığında Ulusal Yargı Ağı ile Adliye Teşkilatındaki bilgisayarların daha verimli kullanılması söz konusu. Şüphesiz ki yararlı bir proje; Adli Sistemimize hız kazandıracağı da kesin.
Ancak ben projeye bir Avukat gözü ile de eleştirisel olarak bakmak istiyorum. İnternet üzerinden işleyen ve sertifikalarımız ile girebildiğimiz Dosya Takip Sistemi, yapılan iyileştirmeler sonucunda mükemmel hale geldi. Bir ara Firefox kullanıcılarına yaşatılan sıkıntılar geride kaldı. Artık işletim sistemlerinden bağımsız olarak tüm tarayıcılarla sorunsuz olarak çalışmakta.
Olumlu yönleri belirttikten sonra gelelim olumsuzlara; İcra Daireleri' nde kullanılan paneller gereksiz olarak çok ayrıntılı olarak düzenlenmiş. Bilgisayar kullanımının amacı, işleri hızlandırmaktır. Bu şekliyle sistem İcra Daireleri' ndeki işleri hızlandırmaktan çok yavaşlatmakta. Bir tek icra takip dosyasının sisteme kaydı için 15' in üzerinde tıklama yapılması gerekiyor. Halbuki icra memurlarının görevi; Avukatlar tarafından girilen kayıtların, gerçek kağıt dosyadakilerle uyuşup uyuşmadığının tespiti olmalı. Bunun da daha kullanıcı dostu bir arayüzle tek tıklama ile halledilebilmesi gerekli. Örneğin her dosya için harç makbuzları, tebligatlar otomatik çıkmalı vb.
Gelen şikayetler arasında E-Takip programı en üst sırayı alıyor. Adalet Bakanlığı' nın şu anki uygulaması ile bu program, kendi kaderine terk edilmiş bulunuyor. Uzun süredir güncelleme yapılmadığı için, program hem Windows hem de Linux tabanlı işletim sistemlerinde doğru düzgün çalışmıyor. Yaptığımız incelemeler sonucunda hatanın temelinde Sun firmasına ait Java programının güncellenmesinin yattığını tespit ettik. Şöyle ki UYAP E-Takip programı işletim sistemlerinden bağımsız olarak java uygulaması olarak çalışmakta. Yani program java programlama diliyle yazılmış.
Geçen yıllar itibariyle Sun firması java programında çeşitli güncellemeler yaptı. Bizim E-Takip programında ise belirttiğimiz üzere hiçbir güncelleme yapılmadı. Dolayısıyla son sürüm java kullanan bilgisayarlarda, E-Takip programı (javanın eski versiyonu için yazıldığından) uyumsuz olduğu için çalışmamakta.
Windows XP' de eski java programı yüklü olanlarla, Pardus 2007 kullanıcıları, E-Takip programını sorunsuz kullanırken; Windows Vista ve Pardus 2008 kullanıcıları E-Takip programını kullanamamaktalar.
Ancak eski java sürücüleri bulunup, bilgisayardaki son sürüm java kaldırılarak onun yerine eskisi yüklenince sorun çözülebiliyor. Bu da herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Özellikle yaşı ilerlemiş meslektaşlarımız, bilgisayar konusunda zaten sıkıntılılar; bir de bu çıkmazlarla iyice bunalmaktalar. Ben çoğunun icra takiplerini müvekkillerine açtırdıklarına şahit oldum. Biliyorsunuz ki vatandaş icra takiplerini E-Takip olarak getirmek zorunda değil.
UYAP' dan sorumlu Havelsan firmasının E-Takip programını sürekli olarak güncellemesi gerektiğini düşünüyoruz. Yazılımın kaynak kodlarına sahip firma için bu o kadar da zor bir iş olmasa gerek.
Bu haliyle uygulama, avukatları paralı programları almaya zorlamakta. Bunun adil olmadığı düşüncesindeyiz. Ayrıca paralı programlarda da birçok hatalar mevcut ve onların kullanılmasının öğrenilmesi de oldukça zor.
UYAP' ın resmi sitesinde E-Takip programının Linux versiyonun kaldırıldığını da gördük. Bu durumda Ulusal Yargı Ağımızın ne kadar ULUSAL olduğu da tartışılacaktır. Zira kullanıcıları bir tek işletim sistemine mecbur bırakmak ne kadar doğrudur. Hele de o işletim sistemi Windows gibi arka kapılarla, gizlilik ihlalleri vs. ile dolu ise.
Bu yanlış bir an önce düzeltilmeli, ulusal işletim sistemimiz Pardus desteklenerek; E-Takip programının linux versiyonu da tekrar dosya indirme sayfasındaki yerini almalıdır. Hatta TÜBİTAK ile işbirliğine gidilerek E-Takip programının PİSİ Paketi hazırlanmalı ve resmi Pardus Depolarına konulmalıdır. Dünyanın her yerinden yüzlerce program TÜBİTAK sunucularında yer bulurken, neden E-Takip programı yer almasın ki.
Ancak ben projeye bir Avukat gözü ile de eleştirisel olarak bakmak istiyorum. İnternet üzerinden işleyen ve sertifikalarımız ile girebildiğimiz Dosya Takip Sistemi, yapılan iyileştirmeler sonucunda mükemmel hale geldi. Bir ara Firefox kullanıcılarına yaşatılan sıkıntılar geride kaldı. Artık işletim sistemlerinden bağımsız olarak tüm tarayıcılarla sorunsuz olarak çalışmakta.
Olumlu yönleri belirttikten sonra gelelim olumsuzlara; İcra Daireleri' nde kullanılan paneller gereksiz olarak çok ayrıntılı olarak düzenlenmiş. Bilgisayar kullanımının amacı, işleri hızlandırmaktır. Bu şekliyle sistem İcra Daireleri' ndeki işleri hızlandırmaktan çok yavaşlatmakta. Bir tek icra takip dosyasının sisteme kaydı için 15' in üzerinde tıklama yapılması gerekiyor. Halbuki icra memurlarının görevi; Avukatlar tarafından girilen kayıtların, gerçek kağıt dosyadakilerle uyuşup uyuşmadığının tespiti olmalı. Bunun da daha kullanıcı dostu bir arayüzle tek tıklama ile halledilebilmesi gerekli. Örneğin her dosya için harç makbuzları, tebligatlar otomatik çıkmalı vb.
Gelen şikayetler arasında E-Takip programı en üst sırayı alıyor. Adalet Bakanlığı' nın şu anki uygulaması ile bu program, kendi kaderine terk edilmiş bulunuyor. Uzun süredir güncelleme yapılmadığı için, program hem Windows hem de Linux tabanlı işletim sistemlerinde doğru düzgün çalışmıyor. Yaptığımız incelemeler sonucunda hatanın temelinde Sun firmasına ait Java programının güncellenmesinin yattığını tespit ettik. Şöyle ki UYAP E-Takip programı işletim sistemlerinden bağımsız olarak java uygulaması olarak çalışmakta. Yani program java programlama diliyle yazılmış.
Geçen yıllar itibariyle Sun firması java programında çeşitli güncellemeler yaptı. Bizim E-Takip programında ise belirttiğimiz üzere hiçbir güncelleme yapılmadı. Dolayısıyla son sürüm java kullanan bilgisayarlarda, E-Takip programı (javanın eski versiyonu için yazıldığından) uyumsuz olduğu için çalışmamakta.
Windows XP' de eski java programı yüklü olanlarla, Pardus 2007 kullanıcıları, E-Takip programını sorunsuz kullanırken; Windows Vista ve Pardus 2008 kullanıcıları E-Takip programını kullanamamaktalar.
Ancak eski java sürücüleri bulunup, bilgisayardaki son sürüm java kaldırılarak onun yerine eskisi yüklenince sorun çözülebiliyor. Bu da herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Özellikle yaşı ilerlemiş meslektaşlarımız, bilgisayar konusunda zaten sıkıntılılar; bir de bu çıkmazlarla iyice bunalmaktalar. Ben çoğunun icra takiplerini müvekkillerine açtırdıklarına şahit oldum. Biliyorsunuz ki vatandaş icra takiplerini E-Takip olarak getirmek zorunda değil.
UYAP' dan sorumlu Havelsan firmasının E-Takip programını sürekli olarak güncellemesi gerektiğini düşünüyoruz. Yazılımın kaynak kodlarına sahip firma için bu o kadar da zor bir iş olmasa gerek.
Bu haliyle uygulama, avukatları paralı programları almaya zorlamakta. Bunun adil olmadığı düşüncesindeyiz. Ayrıca paralı programlarda da birçok hatalar mevcut ve onların kullanılmasının öğrenilmesi de oldukça zor.
UYAP' ın resmi sitesinde E-Takip programının Linux versiyonun kaldırıldığını da gördük. Bu durumda Ulusal Yargı Ağımızın ne kadar ULUSAL olduğu da tartışılacaktır. Zira kullanıcıları bir tek işletim sistemine mecbur bırakmak ne kadar doğrudur. Hele de o işletim sistemi Windows gibi arka kapılarla, gizlilik ihlalleri vs. ile dolu ise.
Bu yanlış bir an önce düzeltilmeli, ulusal işletim sistemimiz Pardus desteklenerek; E-Takip programının linux versiyonu da tekrar dosya indirme sayfasındaki yerini almalıdır. Hatta TÜBİTAK ile işbirliğine gidilerek E-Takip programının PİSİ Paketi hazırlanmalı ve resmi Pardus Depolarına konulmalıdır. Dünyanın her yerinden yüzlerce program TÜBİTAK sunucularında yer bulurken, neden E-Takip programı yer almasın ki.
1 Ekim 2008 Çarşamba
BELGELERE KOLAY ERİŞİMİN ANAHTARI, İYİ BİR VERİTABANI
Tarayıcılarla ilgili olan yazım birçok meslektaşımdan ilgi gördü. Özellikle vekaletnamelerin taranarak bilgisayarda saklanması hususunun çok kolaylıkla uygulandığını gördüm. Burada tek belirtmek istediğim husus; yazıcılarda tonerden tasarruf edilebilmesi için ya vekaletnameler siyah beyaz olarak taranmalı (greyscale veya coloured olmayacak) ya da renkli taranan vekaletnameler bastırılmadan önce bir resim düzenleme programı ile fotokopi filtresinden geçirilmelidir. Bu son konu Av. Sait AKSARI tarafından Antalya Barosu' nun internet sayfasında geniş olarak açıklandığı için ben fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Dileyenler oradan faydalanabilirler.
Ancak yazının ikinci kısmı, yani avukatların belgelerini ne şekilde saklaması gerektiği konusunun çok fazla anlaşılamadığı yönünde şikayetler aldım. Anılan yazıda biraz da özet olarak değindiğimiz bu konuyu şimdi daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; bilgisayar kullanırken, verimli olarak çalışabilmek için bazı kurallara uyulması gereklidir. Çünkü bilgisayarlar belli sayının üzerindeki dosyalarla çalışırken zorlanmaktadırlar. Biz avukatlar da işimiz gereği çok fazla belge ile çalışmak durumundayız. Hatta bu belgelerin yıllar geçse dahi saklanması da çok işimize yaramaktadır. Örneğin daha önceden açmış olduğumuz davanın bir benzeri geldiğinde, çok uğraşarak, sayfalarca kitap karıştırarak hazırladığımız önceki dosyanın dava dilekçesini arayıp bulur, inceleriz. Bu dilekçe bilgisayar ortamında kayıtlı ekleme, düzeltmeler yapmak sureti ile yeni dava dilekçesini hazırlamak da mümkün.
Bu durumda çok fazla belge kaydı gerekmekte. Bilgisayardaki belge,resim, tablo vb dosyaların saklanması, istenildiğinde erişime sunulması, yedeklerinin alınması vb işlerin tümüne veritabanı yönetimi denmekte.
Bilgisayarın sağlıklı bir veritabanı olarak kullanılması ise, öncelikle verimli ve gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara da cevap verebilecek, müvekkil sayısı ve dolayısıyla da veritabanına eklenecek evrak sayısı arttıkça şişmeyecek bir dosyalama sistemine bağlıdır.
Örnekle açıklamak gerekirse bir avukat bilgisayarına kaydettiği tüm dilekçelerini, vekaletnamelerini vs Belgelerim klasörüne atıyorsa; bilgisayarı en fazla 1 yıl sonunda oldukça yavaşlamış ve verimli kullanımı imkansız hale gelmiş olacaktır. Belgelerim klasörüne girmek istediğinde çift tıklamanın ardından saniyeler sürecek beklemeler yaşanacaktır. Zira başta belirttiğimiz gibi bilgisayarlar, belli sayının üzerindeki dosyaları yönetmekte zorlanmaktadırlar.
Ayrıca istenen bir belgenin bulunması da oldukça uzun süre alır. Çünkü sadece dosya ismine göre bir ayrım yapmak mümkündür. Aynı isimde birden fazla müvekkil varsa veyahut da aynı müvekkil adına birden fazla dilekçe yazılmışsa dosya isimleri şöyle olur: Ahmet Mehmet, Ahmet Mehmet02, boşanma davası01,02 vs.
Peki ne yapmalı, yukarıda bahsedilen sorunları yaşamamak için nasıl bir dosyalama sistemine geçilmelidir. Cevap oldukça basit, klasör kullanımı. Pek çoğumuz klasör kullanmaya üşeniriz veya bilmeyiz. Halbuki klasörler aracılığı ile yapılacak sınıflandırma bilgisayar kullanırken bize çok yardımcı olur. Ayrıca bilgisayarınızda milyonlarca belge dahi kayıtlı olsa; sisteminizde hiçbir yavaşlama olmadan çalışmanız mümkün olur. Bu konuda altın kural şudur, ne kadar çok klasör o kadar hızlı sistem. Ancak klasör sayısı ne kadar çok artarsa artsın, aradığımız dosyayı çok hızlı bir şekilde bulmalıyız.
Klasör oluşturmak için; öncelikle klasörün oluşturulmak istenen klasöre gidilip, fare sağ tuş – yeni – klasör komut sırası takip edilmelidir. Ardından oluşturulan klasöre isim verilir. Bu işlem daha sonra da (fare sağ tuş – yeniden isimlendir komut sırası veya F2 tuşuyla) yapılabilir.
Bizim dosyalama sistemi olarak önerimiz; müvekkil temelli olan sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma kısaca şöyle çalışmaktadır. Bir kere alfabenin her harfi için bir klasör açılmalı, ondan sonra da büroya gelen her müvekkil, isminin başladığı harf klasörünün içine ayrı bir klasör açılmaktadır. O klasörün içine öncelikle görüşme tutanağı ve masraf tablosu gibi başlangıçta oluşturulan belgeler kaydedilir. Yine o müvekkilin işi olan her bir Mahkeme veya İcra Dairesi vb kurum içinse ayrı bir klasör açılır. Bu klasörlerin içine de her bir dava veya takip için ayrı bir klasör açılır. Bu nihai klasörlerin içinde çalışılır. Yani dava dilekçesi, takip talepleri vb belgeler buraya kaydedilir. Biliyorum biraz karışık gözüküyor; ancak resimle anlatmak daha kolay olacak. Alttaki şekilde örnek bir dosya ağacı görülüyor. Veritabanındaki sıralama şu şekilde:
C:\Belgelerim/Müvekkil Dosyaları/A/Ahmet Borçsever/3.AH/2008-119/belge.doc

Farklı il veya ilçelerde iş takip eden meslektaşlarımız ise; Mahkeme veya icra dairesinden önce il veya ilçe için de bir klasör açmalıdır. Örneğin yukarıdaki örnekteki müvekkil için /Ahmet Borçsever/İzmir/2.İD/2007-15687/takip talebi.doc gibi.
Böylece müvekkil yirmi sene sonra da gelse, İzmir 2. İcra Dairesi' nde açılan icra dosyasına ait takip talebine birkaç saniye içinde ulaşabilmek mümkün. Ayrıca bu şekilde sanal dosyalarla çalışmanın bir avantajı da; gerçek dosyanın kaybolması durumunda, bilgisayardaki sanal olandan derhal yeniden bir örnek çıkartılmasının mümkün olması.
Bilgisayarı veritabanı olarak kullanmak çok faydalı olup, avukatlara oldukça hız kazandırmasına rağmen; düzenli olarak yedek alınması zorunludur. Bilgisayar sistemlerindeki çeşitli sebeplere bağlı olarak yaşanabilecek çökmelere karşı tüm veritabanının mutlaka bir veya daha fazla yedeği alınmalıdır. Ayda bir bu işe ayıracağınız birkaç dakika, telafisi güç zararların yaşanmasını engelleyecektir.
Ancak yazının ikinci kısmı, yani avukatların belgelerini ne şekilde saklaması gerektiği konusunun çok fazla anlaşılamadığı yönünde şikayetler aldım. Anılan yazıda biraz da özet olarak değindiğimiz bu konuyu şimdi daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; bilgisayar kullanırken, verimli olarak çalışabilmek için bazı kurallara uyulması gereklidir. Çünkü bilgisayarlar belli sayının üzerindeki dosyalarla çalışırken zorlanmaktadırlar. Biz avukatlar da işimiz gereği çok fazla belge ile çalışmak durumundayız. Hatta bu belgelerin yıllar geçse dahi saklanması da çok işimize yaramaktadır. Örneğin daha önceden açmış olduğumuz davanın bir benzeri geldiğinde, çok uğraşarak, sayfalarca kitap karıştırarak hazırladığımız önceki dosyanın dava dilekçesini arayıp bulur, inceleriz. Bu dilekçe bilgisayar ortamında kayıtlı ekleme, düzeltmeler yapmak sureti ile yeni dava dilekçesini hazırlamak da mümkün.
Bu durumda çok fazla belge kaydı gerekmekte. Bilgisayardaki belge,resim, tablo vb dosyaların saklanması, istenildiğinde erişime sunulması, yedeklerinin alınması vb işlerin tümüne veritabanı yönetimi denmekte.
Bilgisayarın sağlıklı bir veritabanı olarak kullanılması ise, öncelikle verimli ve gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara da cevap verebilecek, müvekkil sayısı ve dolayısıyla da veritabanına eklenecek evrak sayısı arttıkça şişmeyecek bir dosyalama sistemine bağlıdır.
Örnekle açıklamak gerekirse bir avukat bilgisayarına kaydettiği tüm dilekçelerini, vekaletnamelerini vs Belgelerim klasörüne atıyorsa; bilgisayarı en fazla 1 yıl sonunda oldukça yavaşlamış ve verimli kullanımı imkansız hale gelmiş olacaktır. Belgelerim klasörüne girmek istediğinde çift tıklamanın ardından saniyeler sürecek beklemeler yaşanacaktır. Zira başta belirttiğimiz gibi bilgisayarlar, belli sayının üzerindeki dosyaları yönetmekte zorlanmaktadırlar.
Ayrıca istenen bir belgenin bulunması da oldukça uzun süre alır. Çünkü sadece dosya ismine göre bir ayrım yapmak mümkündür. Aynı isimde birden fazla müvekkil varsa veyahut da aynı müvekkil adına birden fazla dilekçe yazılmışsa dosya isimleri şöyle olur: Ahmet Mehmet, Ahmet Mehmet02, boşanma davası01,02 vs.
Peki ne yapmalı, yukarıda bahsedilen sorunları yaşamamak için nasıl bir dosyalama sistemine geçilmelidir. Cevap oldukça basit, klasör kullanımı. Pek çoğumuz klasör kullanmaya üşeniriz veya bilmeyiz. Halbuki klasörler aracılığı ile yapılacak sınıflandırma bilgisayar kullanırken bize çok yardımcı olur. Ayrıca bilgisayarınızda milyonlarca belge dahi kayıtlı olsa; sisteminizde hiçbir yavaşlama olmadan çalışmanız mümkün olur. Bu konuda altın kural şudur, ne kadar çok klasör o kadar hızlı sistem. Ancak klasör sayısı ne kadar çok artarsa artsın, aradığımız dosyayı çok hızlı bir şekilde bulmalıyız.
Klasör oluşturmak için; öncelikle klasörün oluşturulmak istenen klasöre gidilip, fare sağ tuş – yeni – klasör komut sırası takip edilmelidir. Ardından oluşturulan klasöre isim verilir. Bu işlem daha sonra da (fare sağ tuş – yeniden isimlendir komut sırası veya F2 tuşuyla) yapılabilir.
Bizim dosyalama sistemi olarak önerimiz; müvekkil temelli olan sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma kısaca şöyle çalışmaktadır. Bir kere alfabenin her harfi için bir klasör açılmalı, ondan sonra da büroya gelen her müvekkil, isminin başladığı harf klasörünün içine ayrı bir klasör açılmaktadır. O klasörün içine öncelikle görüşme tutanağı ve masraf tablosu gibi başlangıçta oluşturulan belgeler kaydedilir. Yine o müvekkilin işi olan her bir Mahkeme veya İcra Dairesi vb kurum içinse ayrı bir klasör açılır. Bu klasörlerin içine de her bir dava veya takip için ayrı bir klasör açılır. Bu nihai klasörlerin içinde çalışılır. Yani dava dilekçesi, takip talepleri vb belgeler buraya kaydedilir. Biliyorum biraz karışık gözüküyor; ancak resimle anlatmak daha kolay olacak. Alttaki şekilde örnek bir dosya ağacı görülüyor. Veritabanındaki sıralama şu şekilde:
C:\Belgelerim/Müvekkil Dosyaları/A/Ahmet Borçsever/3.AH/2008-119/belge.doc

Farklı il veya ilçelerde iş takip eden meslektaşlarımız ise; Mahkeme veya icra dairesinden önce il veya ilçe için de bir klasör açmalıdır. Örneğin yukarıdaki örnekteki müvekkil için /Ahmet Borçsever/İzmir/2.İD/2007-15687/takip talebi.doc gibi.
Böylece müvekkil yirmi sene sonra da gelse, İzmir 2. İcra Dairesi' nde açılan icra dosyasına ait takip talebine birkaç saniye içinde ulaşabilmek mümkün. Ayrıca bu şekilde sanal dosyalarla çalışmanın bir avantajı da; gerçek dosyanın kaybolması durumunda, bilgisayardaki sanal olandan derhal yeniden bir örnek çıkartılmasının mümkün olması.
Bilgisayarı veritabanı olarak kullanmak çok faydalı olup, avukatlara oldukça hız kazandırmasına rağmen; düzenli olarak yedek alınması zorunludur. Bilgisayar sistemlerindeki çeşitli sebeplere bağlı olarak yaşanabilecek çökmelere karşı tüm veritabanının mutlaka bir veya daha fazla yedeği alınmalıdır. Ayda bir bu işe ayıracağınız birkaç dakika, telafisi güç zararların yaşanmasını engelleyecektir.
17 Eylül 2008 Çarşamba
SON ELEKTRİK ZAMLARI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Birçoklarına göre elektrik eşittir medeniyet. Gerçekten de öyledir. Ben de belli bir dönem İngiltere' de yaşadım, hava nasıl olursa olsun hiçbir zaman elektrik kesildiğine şahit olmadım. Dahası bizim çok sık yaşadığımız voltaj yükselip alçalmaları da söz konusu değil. Hemen tüm Batı ülkelerinde elektrik sistemi mükemmel düzgünlükte çalışıyor; ancak kasırga, sel gibi büyük felaketlerde elektrikleri herhangi bir tehlike yaratmasın diye kendileri kesiyorlar. Zaten normal koşullarda elektriklerin kesilmesi o kadar olağanüstü bir durum ki; alarmlar devre dışı kaldığı için dükkânlar yağmalanıyor. Bu durumda elektrik şirketleri büyük tazminatlar ödemek zorunda kalıyor.
Uzun yıllardan sonra tekrar komşularımızdan elektrik almaya başlıyoruz. Hayırlı olsun, ne diyelim; ülke kaynaklarını bir türlü verimli kullanmayı öğrenemedik. Uzun yıllara sari planlamayı bir türlü beceremedik. Bugünün geleceği dünden belliydi. Önlem alınmadığı için yaşıyoruz tüm bu sıkıntıları ve yaşamaya da devam edeceğiz.
Bundan önceki koalisyon iktidarında da acil çözüm diye doğal gaz çevrim santralleri konulmuştu önümüze. Rusya dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçılarından biri olmasına rağmen, elektrik üretiminde hiçbir surette doğal gaz çevrim santrallerini kullanmıyor. Nedeni ise bu yolla üretilen elektriğin çok pahalı olması.
İşte tam da bu nedenle ülkemizdeki elektrik fiyatları dünya sıralamasında hep ilk üçte yer alıyor. Elektrik fiyatları sadece vatandaşı ezmekle kalmıyor, ihracat yapan üreticiyi de artan maliyet baskıları ile karşı karşıya bırakıyor. Bu şekilde devam ederse, Türk sanayicisi Mısır ve Bulgaristan' ı kalkındırmaya devam edecek. Zira fabrikalar birer birer bu ülkelere taşınıyor. Ya da hiç umudu kalmayanlar, makinelerini zararına Çinli firmalara satıp fabrikaların kapısına kilit vuruyorlar.
Bizimle aynı iklim kuşağında bulunan İspanya, dünyada en çok güneş enerjisiyle elektrik üreten ülkelerden. Bizim bu konuda da oldukça büyük potansiyelimiz olmasına rağmen, henüz kullanıldığını söylemek zor. Özel teşebbüsler genelde rüzgâr santrallerine yatırım yapıyorlar.
Küresel ısınma nedeni ile hidroelektrik santrallerinden de tam verimli olarak faydalanmak mümkün olmuyor. Zira düşen su seviyeleri, dikkati çekecek boyutta. Gelecek kış aylarında iyi yağış alınamazsa, barajlardaki su seviyelerinin normal düzeye bile çıkmasının zor olduğu söyleniyor.
Rüzgâr da olsa güneş de olsa, ülkenin ileriki yıllardaki elektrik ihtiyacının karşılanabilmesi için nükleer santral yatırımı şart. Ancak geçen onca iktidar ve açılan onca ihaleye rağmen bir türlü bu iş becerilemedi.
Etrafımızda 70' li yılların Sovyet teknolojisi ile üretim yapan onlarca nükleer santral var. Hepsi de onca eleştiriye rağmen, yıllardır sağlıklı bir şekilde çalıştırılıyor. Bizim bu konudaki hatamız, kendi mühendis ve yetişmiş insan gücümüze güvenmeyip; sürekli uluslararası ihale açmamız. İstiyoruz ki, elimizde bolca bulunan radyoaktif toryum elementi ile çalışan santralleri dahi yabancılar bulsun, geliştirsin ve gelip bize kuruversin. Yok öyle yağma, artık dünyada parayı veren değil, argeyi yapan çalıyor düdüğü.
80' lerin başında ulusal atom araştırmalarına para ve insan gücü ayırsa idik, şu an kendi nükleer enerji teknolojimize sahip olurduk. Hala da başkalarından parasıyla da olsa, teknoloji dilenmezdik. Ancak bizde hep kolaycılık tercih edilir ve hep de ihtiyaçlarımız acildir. Bir plan, proje yapalım; şu kadar seneyi, araştırma geliştirmeye ayıralım, sonuçta da şu kadar sene sonra şöyle bir ürün/çözüm ortaya koyalım dediğinizde size uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar.
Bizde sistem şöyle işler; her ihtiyaç, tasarruf bahane edilerek son dakikaya kadar ertelenir. Artık ertelenmesi mümkün olmayan noktaya ulaşınca, bir anda ortalık birbirine girer; hatta eski iktidarlar vs suçlanır ve bir anda acil ihtiyaç kategorisine sokulur. Ardından da uluslararası ihale açılır. İş burada bitse, yine iyi. Ancak ihalelerde dönen ayak oyunları nedeniyle, çeşitli defalar ihaleler iptal edilir. Bu tür bir tedarik sisteminin sonuçta çıkmaza saplanması kaçınılmazdır. Bu süreçleri iyi bilen uluslararası firmalar Türkiye' ye verecekleri tekliflerde her zaman için normalin üzerinde fiyat sunarlar. İşte bizim Devlet işlerinde hep yaşaya geldiğimiz budur. Bir liralık şeyi 3 liraya mal ederiz; artan maliyetlerse, sesi duyulmayan sessiz çoğunluğun sırtına yüklenir.
Uzun yıllardan sonra tekrar komşularımızdan elektrik almaya başlıyoruz. Hayırlı olsun, ne diyelim; ülke kaynaklarını bir türlü verimli kullanmayı öğrenemedik. Uzun yıllara sari planlamayı bir türlü beceremedik. Bugünün geleceği dünden belliydi. Önlem alınmadığı için yaşıyoruz tüm bu sıkıntıları ve yaşamaya da devam edeceğiz.
Bundan önceki koalisyon iktidarında da acil çözüm diye doğal gaz çevrim santralleri konulmuştu önümüze. Rusya dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçılarından biri olmasına rağmen, elektrik üretiminde hiçbir surette doğal gaz çevrim santrallerini kullanmıyor. Nedeni ise bu yolla üretilen elektriğin çok pahalı olması.
İşte tam da bu nedenle ülkemizdeki elektrik fiyatları dünya sıralamasında hep ilk üçte yer alıyor. Elektrik fiyatları sadece vatandaşı ezmekle kalmıyor, ihracat yapan üreticiyi de artan maliyet baskıları ile karşı karşıya bırakıyor. Bu şekilde devam ederse, Türk sanayicisi Mısır ve Bulgaristan' ı kalkındırmaya devam edecek. Zira fabrikalar birer birer bu ülkelere taşınıyor. Ya da hiç umudu kalmayanlar, makinelerini zararına Çinli firmalara satıp fabrikaların kapısına kilit vuruyorlar.
Bizimle aynı iklim kuşağında bulunan İspanya, dünyada en çok güneş enerjisiyle elektrik üreten ülkelerden. Bizim bu konuda da oldukça büyük potansiyelimiz olmasına rağmen, henüz kullanıldığını söylemek zor. Özel teşebbüsler genelde rüzgâr santrallerine yatırım yapıyorlar.
Küresel ısınma nedeni ile hidroelektrik santrallerinden de tam verimli olarak faydalanmak mümkün olmuyor. Zira düşen su seviyeleri, dikkati çekecek boyutta. Gelecek kış aylarında iyi yağış alınamazsa, barajlardaki su seviyelerinin normal düzeye bile çıkmasının zor olduğu söyleniyor.
Rüzgâr da olsa güneş de olsa, ülkenin ileriki yıllardaki elektrik ihtiyacının karşılanabilmesi için nükleer santral yatırımı şart. Ancak geçen onca iktidar ve açılan onca ihaleye rağmen bir türlü bu iş becerilemedi.
Etrafımızda 70' li yılların Sovyet teknolojisi ile üretim yapan onlarca nükleer santral var. Hepsi de onca eleştiriye rağmen, yıllardır sağlıklı bir şekilde çalıştırılıyor. Bizim bu konudaki hatamız, kendi mühendis ve yetişmiş insan gücümüze güvenmeyip; sürekli uluslararası ihale açmamız. İstiyoruz ki, elimizde bolca bulunan radyoaktif toryum elementi ile çalışan santralleri dahi yabancılar bulsun, geliştirsin ve gelip bize kuruversin. Yok öyle yağma, artık dünyada parayı veren değil, argeyi yapan çalıyor düdüğü.
80' lerin başında ulusal atom araştırmalarına para ve insan gücü ayırsa idik, şu an kendi nükleer enerji teknolojimize sahip olurduk. Hala da başkalarından parasıyla da olsa, teknoloji dilenmezdik. Ancak bizde hep kolaycılık tercih edilir ve hep de ihtiyaçlarımız acildir. Bir plan, proje yapalım; şu kadar seneyi, araştırma geliştirmeye ayıralım, sonuçta da şu kadar sene sonra şöyle bir ürün/çözüm ortaya koyalım dediğinizde size uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar.
Bizde sistem şöyle işler; her ihtiyaç, tasarruf bahane edilerek son dakikaya kadar ertelenir. Artık ertelenmesi mümkün olmayan noktaya ulaşınca, bir anda ortalık birbirine girer; hatta eski iktidarlar vs suçlanır ve bir anda acil ihtiyaç kategorisine sokulur. Ardından da uluslararası ihale açılır. İş burada bitse, yine iyi. Ancak ihalelerde dönen ayak oyunları nedeniyle, çeşitli defalar ihaleler iptal edilir. Bu tür bir tedarik sisteminin sonuçta çıkmaza saplanması kaçınılmazdır. Bu süreçleri iyi bilen uluslararası firmalar Türkiye' ye verecekleri tekliflerde her zaman için normalin üzerinde fiyat sunarlar. İşte bizim Devlet işlerinde hep yaşaya geldiğimiz budur. Bir liralık şeyi 3 liraya mal ederiz; artan maliyetlerse, sesi duyulmayan sessiz çoğunluğun sırtına yüklenir.
11 Eylül 2008 Perşembe
LINUX' A ALIŞANIN WINDOWS' DA BOCALAMASI
Olmaz öyle şey demeyin, inanmazlık etmeyin var böyle bir şey. Günümüzde gittikçe artan sayıda insan, linux dağıtımlarını kullanıyor. Bunda bilgisayar satan firmaların daha maliyetli çözümler sunmak adına; yeni bilgisayarları piyasaya sürerken işletim sistemi olarak linux dağıtımlarını tercih etmesi ana etken. Asus' un yeni dizüstü bilgisayarı eepc' de olduğu gibi. Ülkemizde de Escort firmasının yeni ürünlerinde Pardus 2008 yüklü olarak geliyor.
Bu bilgisayarları alan yeni kullanıcılar en azından bir süreliğine linux deneyimini yaşıyorlar. Özellikle dizüstü bilgisayar kullanıcıları daha düşük sistem gereksinimlerine sahip olduğu için linux kullanmaya devam ediyor.
Benim gibi hem işte hem de evde yıllardan beri linux tabanlı işletim sistemlerini tercih edenler ise azınlıkta kalan bilinçli kullanıcılar. Şimdi gelelim başlıktaki önermemize. Gerçekten insan lükse çok çabuk alışıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir yerde Windows XP işletim sistemine sahip bir bilgisayarı kullanmam gerekti. Aman Allahım yavaşlık beni çıldırttı, ayrıca antivirüs programı trojan alarmı verdi, sistem kasıldı vs. Virüs taraması, kayıt defterinin gözden geçirilmesi, ateş duvarı (firewall) ayarları, gizlilik ihlalleri taraması, reklam programları ve bilumum kötü niyetli programcığın tespiti, kaldırılması derken, bir de baktım ki 2 saati bilgisayarı adam etmek için harcamışım.
Boşa harcadığım bu zamana yandığım gibi, tarama programlarının da yeni sürümlerini garipsedim. Uzun süredir kullanmadığım için alıştığım ayarları bulmam ve uygulamam ek olarak zamanımı aldı. Sonra düşündüm ve Pardus ne büyük nimetmiş yahu dedim kendi kendime.
Norton, Kaspersky, Mc Affee, Ad Aware, Zone Alarm; uzun süredir unuttuğum programlar oldu. Özellikle işyerinde güvenli ve kararlı bir sisteme sahip olmanın önemi çok büyük. İnsan evinde sorunlarla uğraşmaya pek kafayı takmasa da, işyerinde işlerin yetişmesi hep zamanla yarıştığından kararlı bir sistem, başarının vazgeçilmez anahtarı.
Özellikle hız ve kullanım kolaylığı, Pardus' u seçmemizde etken oldu. Hemen her şey istediğimiz gibi düzenlenebiliyor. Ayrıca geniş linux camiasında her türlü program talebimize uygun bir çözüm var.
Pardus' u yıllardır kullanmama rağmen bugüne kadar hiçbir şekilde sistemim kitlenmedi, çökmedi, virüs saldırısına uğramadı. Tabii ki internet sitelerine yerleşmiş scriptler bizi de rahatsız etmeye kalktı, ancak başarılı olmaları çok zor. Her linux dağıtımı temelinde aynı çekirdeği paylaşsa da, ayrı işletim sistemleri; bu nedenle her biri için ayrı ayrı virüs yazmak gerekli. Ayrıca sistem dosyaları ve ayarlara erişmek için yönetici yetkilerini ele geçirmek lazım. Windows' daki gibi yönetici oturumu varsayılan olarak açılmadığından bu da kolay bir şey değil.
Bu bilgisayarları alan yeni kullanıcılar en azından bir süreliğine linux deneyimini yaşıyorlar. Özellikle dizüstü bilgisayar kullanıcıları daha düşük sistem gereksinimlerine sahip olduğu için linux kullanmaya devam ediyor.
Benim gibi hem işte hem de evde yıllardan beri linux tabanlı işletim sistemlerini tercih edenler ise azınlıkta kalan bilinçli kullanıcılar. Şimdi gelelim başlıktaki önermemize. Gerçekten insan lükse çok çabuk alışıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir yerde Windows XP işletim sistemine sahip bir bilgisayarı kullanmam gerekti. Aman Allahım yavaşlık beni çıldırttı, ayrıca antivirüs programı trojan alarmı verdi, sistem kasıldı vs. Virüs taraması, kayıt defterinin gözden geçirilmesi, ateş duvarı (firewall) ayarları, gizlilik ihlalleri taraması, reklam programları ve bilumum kötü niyetli programcığın tespiti, kaldırılması derken, bir de baktım ki 2 saati bilgisayarı adam etmek için harcamışım.
Boşa harcadığım bu zamana yandığım gibi, tarama programlarının da yeni sürümlerini garipsedim. Uzun süredir kullanmadığım için alıştığım ayarları bulmam ve uygulamam ek olarak zamanımı aldı. Sonra düşündüm ve Pardus ne büyük nimetmiş yahu dedim kendi kendime.
Norton, Kaspersky, Mc Affee, Ad Aware, Zone Alarm; uzun süredir unuttuğum programlar oldu. Özellikle işyerinde güvenli ve kararlı bir sisteme sahip olmanın önemi çok büyük. İnsan evinde sorunlarla uğraşmaya pek kafayı takmasa da, işyerinde işlerin yetişmesi hep zamanla yarıştığından kararlı bir sistem, başarının vazgeçilmez anahtarı.
Özellikle hız ve kullanım kolaylığı, Pardus' u seçmemizde etken oldu. Hemen her şey istediğimiz gibi düzenlenebiliyor. Ayrıca geniş linux camiasında her türlü program talebimize uygun bir çözüm var.
Pardus' u yıllardır kullanmama rağmen bugüne kadar hiçbir şekilde sistemim kitlenmedi, çökmedi, virüs saldırısına uğramadı. Tabii ki internet sitelerine yerleşmiş scriptler bizi de rahatsız etmeye kalktı, ancak başarılı olmaları çok zor. Her linux dağıtımı temelinde aynı çekirdeği paylaşsa da, ayrı işletim sistemleri; bu nedenle her biri için ayrı ayrı virüs yazmak gerekli. Ayrıca sistem dosyaları ve ayarlara erişmek için yönetici yetkilerini ele geçirmek lazım. Windows' daki gibi yönetici oturumu varsayılan olarak açılmadığından bu da kolay bir şey değil.
18 Ağustos 2008 Pazartesi
DEĞİŞEN DÜNYADA FİLM VE MÜZİK ENDÜSTRİSİ
Günümüzde film ve müzik piyasasını kontrol eden şirketlerin başı, dosya paylaşım programları ile dertte. Birçok ülkede dosya paylaşımına karşı hukuki yollara başvurulmasına rağmen, ciddi bir sonuç alındığını söylemek mümkün değil. Teknolojinin ulaştığı noktada, insanların yasaklayıcı tutumlar karşısında geliştirmekte olduğu çözümler sınırsız. Her gün yeni yeni yöntemler ile cd ve dvd' ler kırılmakta, hatta hackerlar tarafından ele geçirilen dosyalarla; daha filmler vizyona girmeden, albümler piyasaya sürülmeden sanal ağda paylaşıma sunulmaktadır.
Bizim ülkemizde de film ve müzik endüstrisi, teknolojinin bu kötüye kullanımından oldukça çok zarar gördü. Artık müzik piyasasında ciddi birkaç sanatçı dışında, büyük albümlere şirketler para yatırmak istenmiyor. Zira yasal olmayan mp3 vb paylaşımlar yüzünden albüm satışları istenen rakamları yakalayamıyor.
Şimdiye kadar teknolojinin zararlarından bahsettik, ancak yararları da var. Günümüzde insanlar, beğendikleri bir tek şarkı için tüm albüme para vermek istemiyorlar. Ayrıca müzik ve filmler eskisi gibi sadece cd ve dvd oynatıcı gibi ortamlarda değil ipod, zen gibi birçok çeşitteki mobil cihazlar ile cep telefonlarında çalınıyor, izleniyor. Bu nedenle insanlar filmlerin, albümlerin dvd' sinden çok; sıkışmış haldeki mp3, mp4, divx vb uzantılardaki dosyalarını almayı tercih ediyorlar. Yabancı ülkelerde tek tek şarkı veya film alabileceğiniz siteler mevcut. Ülkemizde ise müzik parçaları için bulunan bu imkan, henüz filmler için yok.
Ayrıca orijinal olarak aldığınız bir film dvd' sinin ömrü en çok bir iki sene. Halbuki bunun sayısal kopyası bilgisayarlarda uzun yıllar sorunsuzca saklanabiliyor. Özellikle küçük yaştaki çocuklar tarafından kullanılan çizgi film dvd' leri yoğun ve kötü kullanım durumlarında birkaç aylık bir ömre sahip oluyor. Bu nedenle ABD gibi ülkelerde orijinaline sahip olduğunuz bir ürünün yasal olarak yedeğini çıkartma hakkınız var.
Aslında sanal ağ üzerinden satışlar ile film ve müzik endüstrisi de çok büyük kazançlar sağlıyor. Zira cd, dvd, paketleme, nakliye, stok maliyetlerinden kurtuldukları gibi; pazarlama komisyonlarından da kurtuluyorlar. Ancak nihai tüketicinin bulunduğu Devletin bir vergi kaybına uğradığı kesin. Örneğin ipod' u ile Eminem' in bir şarkısını dinlemek isteyen bir Türk öğrencisi, Apple' ın itunes programı üzerinden kredi kartı ile yaptığı alışveriş ile istediği şarkıyı bilgisayarına indiriyor. Kaynakta vergilendirme ilkesi gereği, satış ABD' de yapılmış sayıldığı için orada vergilendiriliyor ve T.C. Devleti sanal ağda herhangi bir gümrük kapısı da olmadığından bu şarkı satışından elde edilen geliri vergilendiremiyor.
Sanal ağ ile genç sanatçılar için büyük fırsatlar var. Daha önceleri ilk albüm maliyetleri çok yüksek iken şu anda albüm yayımlamak neredeyse sıfır maliyetli hale gelmiş durumda. Radyo siteleri üzerinden albümlerinizi kolayca ve ücretsiz olarak yayımlayabileceğiniz gibi, kliplerinizi de Youtube vb siteler üzerinden izleyicilere sunabilirsiniz.
Dolayısıyla teknolojinin sağladığı imkanları, bir kayıp olarak değil fırsat olarak değerlendirmek daha akıllıca olacaktır. Bundan sonra albüm satışları değil, konser vb aktiviteler sanatçılara para kazandıracaktır. Bu kesindir, bunun aksine çalışmalar yararsızdır.
Film piyasası ise daha çok sinema salonlarından para kazanır haldedir. Dvd satışları gerek korsan kopyalardan, gerekse de dosya paylaşım site/programlarından olumsuz etkilenmektedir. Bu sorunlara çare ise kanımızca reklamlar olacaktır. Filmlere alınacak sponsorlar olabileceği gibi, sanal ağda reklam barındıran sitelerde de yayımlanabilirler.
Bizim ülkemizde de film ve müzik endüstrisi, teknolojinin bu kötüye kullanımından oldukça çok zarar gördü. Artık müzik piyasasında ciddi birkaç sanatçı dışında, büyük albümlere şirketler para yatırmak istenmiyor. Zira yasal olmayan mp3 vb paylaşımlar yüzünden albüm satışları istenen rakamları yakalayamıyor.
Şimdiye kadar teknolojinin zararlarından bahsettik, ancak yararları da var. Günümüzde insanlar, beğendikleri bir tek şarkı için tüm albüme para vermek istemiyorlar. Ayrıca müzik ve filmler eskisi gibi sadece cd ve dvd oynatıcı gibi ortamlarda değil ipod, zen gibi birçok çeşitteki mobil cihazlar ile cep telefonlarında çalınıyor, izleniyor. Bu nedenle insanlar filmlerin, albümlerin dvd' sinden çok; sıkışmış haldeki mp3, mp4, divx vb uzantılardaki dosyalarını almayı tercih ediyorlar. Yabancı ülkelerde tek tek şarkı veya film alabileceğiniz siteler mevcut. Ülkemizde ise müzik parçaları için bulunan bu imkan, henüz filmler için yok.
Ayrıca orijinal olarak aldığınız bir film dvd' sinin ömrü en çok bir iki sene. Halbuki bunun sayısal kopyası bilgisayarlarda uzun yıllar sorunsuzca saklanabiliyor. Özellikle küçük yaştaki çocuklar tarafından kullanılan çizgi film dvd' leri yoğun ve kötü kullanım durumlarında birkaç aylık bir ömre sahip oluyor. Bu nedenle ABD gibi ülkelerde orijinaline sahip olduğunuz bir ürünün yasal olarak yedeğini çıkartma hakkınız var.
Aslında sanal ağ üzerinden satışlar ile film ve müzik endüstrisi de çok büyük kazançlar sağlıyor. Zira cd, dvd, paketleme, nakliye, stok maliyetlerinden kurtuldukları gibi; pazarlama komisyonlarından da kurtuluyorlar. Ancak nihai tüketicinin bulunduğu Devletin bir vergi kaybına uğradığı kesin. Örneğin ipod' u ile Eminem' in bir şarkısını dinlemek isteyen bir Türk öğrencisi, Apple' ın itunes programı üzerinden kredi kartı ile yaptığı alışveriş ile istediği şarkıyı bilgisayarına indiriyor. Kaynakta vergilendirme ilkesi gereği, satış ABD' de yapılmış sayıldığı için orada vergilendiriliyor ve T.C. Devleti sanal ağda herhangi bir gümrük kapısı da olmadığından bu şarkı satışından elde edilen geliri vergilendiremiyor.
Sanal ağ ile genç sanatçılar için büyük fırsatlar var. Daha önceleri ilk albüm maliyetleri çok yüksek iken şu anda albüm yayımlamak neredeyse sıfır maliyetli hale gelmiş durumda. Radyo siteleri üzerinden albümlerinizi kolayca ve ücretsiz olarak yayımlayabileceğiniz gibi, kliplerinizi de Youtube vb siteler üzerinden izleyicilere sunabilirsiniz.
Dolayısıyla teknolojinin sağladığı imkanları, bir kayıp olarak değil fırsat olarak değerlendirmek daha akıllıca olacaktır. Bundan sonra albüm satışları değil, konser vb aktiviteler sanatçılara para kazandıracaktır. Bu kesindir, bunun aksine çalışmalar yararsızdır.
Film piyasası ise daha çok sinema salonlarından para kazanır haldedir. Dvd satışları gerek korsan kopyalardan, gerekse de dosya paylaşım site/programlarından olumsuz etkilenmektedir. Bu sorunlara çare ise kanımızca reklamlar olacaktır. Filmlere alınacak sponsorlar olabileceği gibi, sanal ağda reklam barındıran sitelerde de yayımlanabilirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)