20 Kasım 2009 Cuma

ÇEVRİMİÇİ OFİS UYGULAMALARI

Bu makalemizin konusu Çevrimiçi (Online) Ofis Uygulamaları olmakla beraber, daha önce ele aldığımız Flash Disklerden Yayılan Virüsler konusunda meslektaşlarımın oldukça fazla sorusu ile karşılaştım. Dolayısıyla öncelikle o konuda müphem kalan bazı noktaları açıklamak isterim.

Bize yöneltilen soru ve eleştirilerin merkezinde, Windows kullananların Flash Disk virüslerinden nasıl etkili bir şekilde korunabileceği yer almaktadır. Windows yüklü bilgisayarların olmazsa olmazı etkili bir virüs programıdır. Bu programların sanılanın aksine illaki para ile satılan ticari programlar olması gerekmez, Avast gibi ücretsiz virüs koruma programları da işinizi görür. Ancak hiçbir programın %100 oranında koruma sağladığını söylemek mümkün değildir. Zira virüsler çok sayıda ve gün geçtikçe yenileri sanal aleme ekleniyor.

Flash Disklerden Yayılan Virüsler de ise temel sorunumuz, siz diski USB girişine takar takmaz; virüsün aktif hale gelebilmesi. Bu da önce virüs taraması yapmamızı engelliyor. Dolayısıyla sistemde yüklü olan virüs koruma programının bağlanan aygıtları otomatik tarama özelliği olması ve bu özelliğin de açık olması gerekiyor.

İnternette arama yaptığınızda Flash Disk Virüsleri ile başa çıkma için önerilen en etkili yöntemin Windows' un flash diskleri takılır takılmaz okumaya; dolayısıyla da içindeki programları (ve tabii virüsleri de) çalıştırmaya başlamasının engellenmesi olduğu görülür. Bu yöntem Windows' un Kayıt Kütüğü (Regedit.exe)' nde değişiklik yapılmasını gerektiriyor. Ancak ben bu yöntemi anlatmayacağım; zira doğru yapılmadığı takdirde sistemin çökmesi ile sonuçlanıyor.

Bu konuda son olarak söylememiz gereken şey ise; virüs koruma programının güncelleme ayarlarının açık olması zorunluluğudur. Aksi halde bugün yüklediğimiz virüs koruma programı bir hafta sonra işe yaramaz hale gelebiliyor.

Çevrimiçi Ofis Uygulamaları' na gelirsek; bunlar internet siteleri üzerinden çalışan ve bürolarda kullandığımız Word, Excel vb programların yaptıkları tüm işleri yapabilen uygulamalardır. Ben bunlardan ücretsiz ve tüm dünyada en çok kullanılanlarından ikisini sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Ancak öncelikle bu uygulamaların ne işe yaradığını daha somutlaştırmak istiyorum. Sürekli olarak yanınızda büronuzda bulunan belgeleri taşımak istemiyorsanız, dünyanın neresine gidersem gideyim belgelerim elimin altında olsun diyorsanız; ayrıca sadece ben değil büromda çalışan diğer kişiler de bu belgelere ulaşabilsin hatta üzerinde değişiklik yapabilsin diyorsanız bu uygulamalar sizin dertlerinize deva olacaktır.

Bu işe dünyada ilk başlayanlar arasında Google Şirketi bulunuyor; tamamen Türkçe olarak hizmete sundukları “Google Dokümanlar” a http://docs.google.com adresinden ulaşabilirsiniz. Herhangi bir Google hesabınız varsa (örneğin gmail, blogger vb) direk onun kullanıcı adı ve şifresi ile bu hizmetten de yararlanabilirsiniz. Google hesabınız yoksa kayıt olmanız gerekiyor. Uygulamaya girdikten sonra aşağıdaki gibi bir ekran görüntüsü sizi karşılar.



Görüntünün sol kısmında benim oluşturduğum klasörler, sağ tarafında ise kaydettiğim belgeler yer alıyor. Birkaç denemeden sonra sizde kendi belgelerinizi oluşturup, kaydedebilirsiniz. Çalışma mantığı yerel bilgisayarımızdaki gibi, ayrıca takıldığınız yerlerde Türkçe yardım da alabilirsiniz.

Belge oluşturmak, yazmak, değişiklik yapmak tamamen yerel bilgisayarımızdaki gibi; bunu örnekle açıklamamız gerekirse aşağıdaki resim bize yardımcı olacaktır.



Görüldüğü üzere, sanki bir ofis programı kullanıyormuş gibi belgeler üzerinde çalışmak mümkün. Bu belgelerin bulunduğumuz yerdeki yazıcıya aktarılması ise “Yazdır” düğmesi veya Dosya – Yazdır komut sırası ile oluyor.

Bu uygulamaların en güzel yönü kullandığınız bilgisayarda ofis programları yüklü olmasa da siz internet üzerinden belgelerinize ulaşıp, onlar üzerinde işlem yapabiliyorsunuz.

Google depolayabileceğiniz dosya türleri konusunda oldukça esnek, yani sadece Word belgeleri değil, Excel tabloları vb birçok belge de saklanabiliyor/işlenebiliyor. Özellikle faiz hesaplama tabloları benim çok işime yaramıştır.

Ayrıca “Google Takvim” i kullanarak randevularınızı (duruşma bilgileri, büro danışmaları) da internet üzerinde saklayıp düzenleyebilirsiniz. Bilgisayarınızda sık sık sistemin çökmesi ile karşılaşıyorsanız veya birden fazla avukat ortak olarak çalışıyorsanız; Google Takvim tam size göre. Böylece tüm büro çalışanları tek takvim üzerinde aynı anda farklı yerlerde olsa bile çevrimiçi olarak ulaşabilir, değişiklik yapabilir. Buna ilişkin ekran görüntüsü de aşağıda:



Google' ın en büyük rakibi Microsoft da sanal ofis uygulamalarında geri kalmamak için “Office Live” adında bir hizmeti yine ücretiz ve tamamen Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine sundu. Yurt dışında birçok firma, sürekli yeni sürümü çıkan ofis programlarına para vermek yerine Microsoft' dan Office Live üzerinden hizmet alımı yapmakta.

Bu uygulamaya da http://workspace.officelive.com/tr-tr/ adresinden ulaşabilirsiniz. Yine herhangi bir Windows Live hesabınız varsa (örneğin MSN, Hotmail vb) onunla giriş yapabilirsiniz, yoksa burada da kayıt zorunlu.

Eğer büronuzda Microsoft Office programlarını kullanıyorsanız bu uygulamanın kullanımı size daha kolay gelecektir. Çünkü çalışma penceresi Office programlarının aynısı. Ayrıca indireceğiniz bir eklenti ile büronuzdaki Office programının içine Office Live komutları da eklenecektir (Office Live' a kaydet, Office Live' dan aç vb).

Bu uygulamaya girdiğimizde karşımıza çıkan ekran görüntüsü aşağıda:



Belgelerle çalışırken ki görüntülerde aşağıda:



Bu iki uygulama da nitelik olarak hemen hemen birbirine yakın hizmet veriyor. Ancak Google daha çok dosya biçimiyle çalışma olanağı sunuyor. Özellikle benim gibi özgür yazılımlar kullananlar (Open Office vb) için bu olmazsa olmaz.

1 Eylül 2009 Salı

İLKÖĞRETİMİMİZ NE KADAR ÇAĞIN GEREKLERİNE UYGUN ?

Bu sorun hemen hemen tüm toplumların kendilerine sordukları bir soru. 7 – 8 sene öncesinde İngiltere' de yaşadığım zamanlarda; bu tartışmalar çok yoğun olarak yapılıyordu. İngiltere' de bizimkinin aksine ilköğretimde çocuklara pek yüklenmezler. Tabii ki öncelikle okuma yazma becerisi geliştiriliyor. Ancak bunda da başarı pek yüksek değil, zira konuşma dili ile yazma dilinin farklılığı; öğrencileri çok zorluyor. Yapılan araştırmalar da günümüzde dahi, “umbrella” gibi basit bir kelimeyi dahi yazmakta zorlanan lise öğrencilerinden bahsediliyor.

İlköğretimde basit şekilde matematik ve geometri, tarih, sosyal bilgiler dersleri ile yetiniyorlar. Genelde el becerileri, beden eğitimi, resim, müzik gibi derslere ağırlık veriliyor. Kıta Avrupası' nda da durum benzer.

Bizim sistemimiz biraz Uzakdoğu ülkelerine, özellikle de Japonya' ya benziyor. Ancak onların çok zor olan resim yazılarını öğrenme mecburiyeti, biraz da sistemlerini buna zorluyor. Uzakdoğu ülkelerinde bir kişinin okuma ve yazmayı sökmesi için kabaca iki bine yakın şekli öğrenmesi gerekiyor.

Hal böyle iken bu ülkelerde de spor hayatın vazgeçilmezleri arasında. Sporun bir yaşam biçimi olarak insanların hayatlarına işlenebilmesi için daha anaokulu yıllarında çocukları sporla şekillendiriyorlar.

O ülkelere gidenler muhakkak rastlamıştır; sabahları parklar, yol kenarları spor yapan insanlarla doludur. Bu alışkanlığın kazanılması, okul yıllarında sabahları güne kültür fizik hareketleri ile başlanılmasının sonucudur. Örneğin Japonya' da istisnasız tüm öğrenciler, tüm öğretmenleri ile birlikte derslere girmeden önce toplu halde kültür fizik hareketleri yapıyorlar. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” anlayışının iyi bir uygulaması.

İnsan psikolojisi üzerine çalışan uzmanlar tarafından yapılan araştırmalara göre; bir davranışın, eylemin, hareketin vs alışkanlık haline gelebilmesi için en az yüz elli defa yapılması gerekiyormuş. Bundan sonra ise o davranış kişinin alışkanlıkları içine giriyormuş.

Sporun ek bir güzelliği daha var, spor da vücuttaki kas yapısı, hormon dengelerinin vb etkisi ile bağımlılık yapan davranışlardan. Yine yapılan araştırmalara göre düzenli spor yapan kişilerin; bir süre sonra beden kimyalarının değişip, yaptıkları spor nedeniyle sağlıklarındaki bedeni ve psikolojik olumlu etki bir yana, bağımlı da olduklarını gösteriyor. Dünyadaki en güzel bağımlılıklardan biri de bu olsa gerek.

Ben de uzun yıllar düzenli olarak spor yaptım. Çok soğuk günler dışında, yaz kış demeden yüzen bir ekibin üyesiydim. Halen de fırsat buldukça onlara takılıyorum, ancak küçük olan çocuklarımın yaşamımda yaptığı değişikliklerden biri de her sabah 05:00 – 06:00 saatleri arasındaki yüzme alışkanlığıma ara verme zorunluluğu. İlk başlarda insan sabahın erken saatlerindeki soğuk denizi garipsese de, bir süre sonra vücut o soğukluğu istemeye başlıyor.

Batılı devletlerde eğitimin kişilerin yaşamına kattığı/katması gereken artı değerler çok tartışılıyor. Bizde de benzer tartışmalar, Türk Devrimi' nin ilk on yılında çok yapılmış idi. Atatürk' ün sağlığında köy çocuklarının ilkokulu bitirmelerinin ardından köye döndükleri zamanki yaşantıları gözlenmiş ve çocukların okullarda öğrendiklerini, yaşamlarında uygulayamadıkları, öğrendiklerini bir süre sonra unutmaya başladıkları, hatta hatta bazılarının okuma yazmayı bile unuttukları tespit edilmiş idi.

Bu bulgular, devrimin lider kadrosunu çok telaşlandırmış ve süratle bir çözüm arayışına itmiştir. İşte bu arayışların sonucu da Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri Türk Devrim Tarihi ile Milli Eğitimimizin altın sayfaları arasındadır.

Bu okullarda derslere muhakkak halk oyunları ile başlanır ve spor etkinlikleri yapılırdı. Ders programlarını incelendiğinde ise el becerileri ve kişinin yaşamında uygulayabileceği pratik konuların işlendiğini görüyoruz. Okuma yazma öğrenimi, tarih, edebiyat, müzik gibi ortak derslerin yanında, diğer dersler bölgeden bölgeye okuldan okula farklılık göstermekte idi.

Örneğin Akdeniz Bölgesi' nde turunçgil tarımı ağırlıkta, dolayısıyla tarım derslerinde bu bölgedeki enstitülerde narenciye tarımı ile ilgili bilgiler verilmekte idi, İç Anadolu Bölgesi' nde ise hububat tarımı ile ilgili vb.

O dönemde bu okullardan yetişmiş birçok öğretmen, avukat gibi çeşitli meslek sahibi insanlarla tanışma onuruna sahip oldum. Hele bir tanesi 90 yaşın üzerine bir bayan öğretmendi. Kendisi anılarını bana şu şekilde dile getirmiş idi: “Biz öyle yetiştik ki, tayin olup da görevlendirildiğimiz köylere gittiğimizde okul binası yok, lojman yok, sıra yok demedik. Derhal kolları sıvayıp işe giriştik, bizim iş yaptığımızı gören köylü zaten öz kültüründe olan imece ile yardımımıza koştu. Okul binamızı, masa ve sıralar gibi eğitimde gerekli olan şeyleri yaptığımız gibi, köylerde su kanalları, sağlık ocakları gibi kalıcı eserlere de öncülük ettik.”

Şimdi o hocanım gözümün önüne geliyor da, birçok ustadan daha iyi elektrik ve sıhhi tesisattan anlar, harç karma konusunda birçok sıva ustasını yaya bırakırdı. Şu an sağlık durumu bu işlere uygun olmasa da kafa halen çok dinç.

Biz bu güzel örnekleri yaşatamaz ve kendi ellerimizle birer aydınlanma ocağı olan bu enstitüleri kapatırken, bizim modelimizi örnek alan Çin, İsrail gibi ülkeler bu eğitim sisteminden oldukça yararlandılar. Örneğin İsrail' in bakanlık da yapan ünlü generallerinden Moşe Dayan, kibbutzlarda yetişen başarılı örneklerdendir.

Bizim ülke olarak eğitim sistemimizi öncelikle tekrar milli hale getirmemiz gerekli. Eğitimin Birliği (Tevhidi Tesisat) Kanunu gerçek anlamda uygulanmalıdır. Mesleki eğitim ise, normal eğitim ile yarışan bir yapıdan çok ona alternatif olmalıdır. Aksi günümüzde olduğu gibi kaynak israfını sonuçlar.

Ardından ise mesleki eğitimde kalitenin arttırılması ile ilköğretimde daha hayata dönük bilgilerin öğrencilere kazandırılmasında yoğunlaşılması gerekiyor. Ancak öğrencilere düzenli spor alışkanlığının kazandırılması da bir o kadar önemli. Gelişmiş ülkelerde yapılan araştırmalara göre, okullarda spor etkinliklerine harcanan her bir liranın karşılığının kat be kat sağlık sisteminin geleceğinde elde edilecek tasarruf olduğu bulgulanmış.

Müzik ve resim derslerinin ders havasından çıkarılarak, daha çok mevcut olan yeteneklerin daha iyiye yönlendirilmesi şeklinde algılanması faydalı olacaktır. Örneğin benim okul yıllarımda hiçbir dönemde resim derslerim çok iyi olmadı. Resme yönelik belli bir yeteneğim olmamasına karşın, estetik bakış açısı ile grafik tasarım yeteneğine sahiptim. Tabii ki bu son saydıklarımı okullarda (yükseköğrenim hariç olmak üzere) daha fazla geliştirmek mümkün değildi. Ben de okul dışında çalıştım, şimdi ikinci bir mesleğe daha sahibim. Halbuki bu yetenekler, ilköğretimde daha kolay şekillendirilebilirdi.

Bu yapılacak iyileştirmeler sonucunda ülkemizin uluslararası alanda gerek kültürel gerekse de spor etkinliklerinde kayda değer bir başarı elde edememesi ayıbı da ortadan kalkacaktır. Ayrıca çocuklarımızın okullarına daha çok bağlanması söz konusu olacak, eğitim kurumları esas amaçları olan öğrencileri hayata hazırlama konusunda daha başarılı hale gelecektir.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

FLASH DİSKLERDEN YAYILAN VİRÜSLER

Hayatımıza bir anda girdiler ve adeta vazgeçilmez oldular. Daha öncesinde disketti, CD idi, DVD idi neler neler taşıdık yanımızda. Ancak hiçbirisi bu kadar küçük bu kadar kullanışlı olmamıştı. Evet depolama ortamlarının bence kralı flash disklerden bahsediyorum.

Özellikle ipod ve türevleri müzikçalarların da yaygınlaşması ile flash disklerden yayılan virüslerin yarattığı tehlike azımsanamayacak düzeye ulaştı. Özellikle biz avukatlar için bu sorun biraz daha katmerli hissediliyor. UYAP ile icra takiplerinin elektronik ortamda Adliye' ye getirilmesi mecburiyeti, flash diskleri avukatların vazgeçilmez gereçleri arasına soktu.

Adliyelerde bulunan icra tevzi bürolarındaki bilgisayarlara günde yüzlerce flash disk bağlanıyor. Böyle olunca da haliyle virüsler bu ortamlarda cirit atıyor. Bu virüslerin hemen hemen hepsinin ortak özelliği yerleştikleri flash diske hemen autorun.inf veya benzeri bir dosya atmaları. Böylece bağlandıkları bilgisayarlarda hemen aktif hale gelebiliyor ve yayılmaya da devam ediyorlar.

Oldukça çok sayıda bu tip virüs var. Benim sanal alemde yaptığım kısa bir araştırma belirleyebildiklerimin listesi altta:

1. $lddata$
2. __.*
3. _defau~1.pif
4. _exp1orer.exe
5. _istmpi.dir
6. _noteped.exe
7. _sv_cmd_
8. 111.exe
9. 3g08.bat
10. 3wcxx91.cmd
11. 8ng8w.com
12. 8ot8y86.exe
13. 8u.com
14. ac12594
15. Ad22098
16. adober.exe
17. aikelyu.html
18. alecks.*
19. amvo.exe
20. amvo0.dll
21. amvo1.dll
22. an16554
23. autorun.*
24. avpo*.*
25. awkeygen.exe
26. azkaban.*
27. bacabr~1.txt
28. bar311.exe
29. blastcln.exe
30. blastclnnn.exe
31. boot.exe
32. ccprxy.exe
33. copy.exe
34. crss.exe
35. ctfmon.exe
36. d.com
37. mdm.exe
38. desktop.exe
39. desktop.ini
40. destrukto.*
41. destrukto.vbs
42. dismgnt.exe
43. dllhost.com
44. dnscon70.dll
45. dv6191~1
46. dv6211~1
47. dv6333~1
48. exiplorer.exe
49. exp1orer.exe
50. explorar.vbs
51. explorer.exe
52. explorer.vbs
53. folder.htt
54. FS6519.dll.vbs
55. Funny UST Scandal.avi.exe
56. funnyu~1.exe
57. g2p3s.exe
58. gwe(i~1.exe
59. h.cmd
60. h2.com
61. homepage.html
62. host.exe
63. ie.exe
64. iexp1ore.exe
65. ilove.exe
66. imgkulot.*
67. infrom.dat
68. infrom.exe
69. intern~1.lnk
70. isass.exe
71. j6154022.exe
72. j6154022.exe
73. jalak-~1.com
74. jay.exe
75. jaymeyka.wen9.com
76. kavo.exe
77. kavo0.dll
78. kavo1.dll
79. kernel~1.vbs
80. kernell.dll.vbs
81. killer.exe
82. -.exe
83. krag.exe
84. kragdor.log
85. kulitut.*
86. ld.exe
87. ldjs.txt
88. ldlist.txt
89. ldup.exe
90. ldupver.txt
91. lsass.exe
92. lsasse~1.exe
93. maskrider2001.vbs
94. mdm.exe
95. mgrShell.exe
96. mma.bat
97. mma.reg
98. mma.vbs
99. ms.config
100. ms.config`.exe
101. ms32dll.dll.vbs
102. MS32DLL.dll.vbs
103. ms-dos
104. msinfo
105. msrm
106. mstcpcon20.dll
107. msvcr71.dll
108. mswinsck.ocx
109. mveo.exe
110. myfold~1.com
111. n1deiect.com
112. n2847
113. n5619
114. n8127
115. netmanage.dll
116. netsvcs.exe
117. netused.dll
118. new document.exe
119. new folder.exe
120. newdoc~1.exe
121. newfol~1.exe
122. noteped.exe
123. nt.config
124. ntde1ect.com
125. ntkros.dll
126. ntsys.exe
127. o4154027.exe
128. ofcpfwsvcs.exe
129. p3r1ud.exe
130. passwo~1.exe
131. Password:winzip123
132. password_viewer.exe
133. pc-off.bat
134. pet32.exe
135. phs.zip.exe
136. photos~1.exe
137. poogs.vbs
138. pooh.vbs
139. ratedr~1.com
140. ravmone.exe
141. ravmonlog
142. recycled
143. recycler
144. recycler.exe
145. redelbat.bat
146. rm
147. rootfo~1.com
148. S2pidwaraynon.html
149. s5421
150. s6939
151. s8787
152. Say No To Drugs - iloveher.exe
153. scvhost.exe
154. scvhosts.exe
155. scvhsot.exe
156. scvshosts.exe
157. scvvhsot.exe
158. SecretStub.exe
159. sender.vbs
160. setting.ini
161. setup
162. setup.exe
163. sexvid~1.exe
164. snt~1.exe
165. SilentSoftecth.exe
166. smss.exe
167. spoclsv.exe
168. sqlserv.exe
169. sscvihost.exe
170. sscviihost.exe
171. ssvichosst.exe
172. startu~1.com
173. svchosl.exe
174. svchost.ini
175. svchost32.exe
176. svhost.exe
177. svhost32.exe
178. svohost.exe
179. svshost.exe
180. sxs.exe
181. sy.exe
182. SY20118
183. t.exe
184. test.*
185. ttms*.dll.vbs
186. ugqe
187. VBS_SOLOW.A (Taga Lipa Are, Taga Xpress-On Kami, Taga Eti, Marinduque Mabuhay, Malaysian, Hackers, Protected by CPCT, Hacked by-Godzilla, M00zilla, YaHaa,”Your Firewall is Fuck”, Zay, UC).
188. vhost.exe
189. wincab.sys
190. winconfig.dll.vbs
191. winkrnl.exe
192. winlogon.exe
193. winscok.dll
194. wintask.exe
195. wmiprvse.exe
196. WORM_ONLINEG.TCZ (q83iwmgf.bat)
197. wscript.exe
198. wsctf.exe
199. wvcst.*
200. x.com
201. x264~1.exe
202. xn1i9x.com
203. ymworm.exe
204. zelurm~1.exe
205. zllictbl.dat

Bunlar bulaştıkları sistemlere çok çeşitli zararlar verebiliyorlar; ama öncelikle hissedeceğiniz şey bilgisayarınızın oldukça yavaşlaması olacaktır. Örneğin yukarıdaki listeden “amvo.exe” adlı virüs, bilgisayarınızdaki gizli dosyaları göstermeyi engelliyor. “sscvihost.exe” ise, görev yöneticisinin (task manager) açılmasını engelleyerek sistemi çok yavaşlatıyor.

Antalya Adliyesi' nde rastladığımız virüs de bunlardan biri. Hemen yerleştiği yerdeki dosyanın bir adet de çalıştırılabilir olanını yaratıyor. Örneğin ahmetborcsever.doc adında bir belge dosyanız var, virüs hemen ahmetborcsever.exe diye bir dosya üretiyor. Eğer bu iş harddiskinize de sıçrarsa orada da her dosyanın .exe uzantılısını görmeniz an meselesi.

Anılan flash disk virüsü gerek Adliye' deki baro odalarındaki bilgisayarları kullandığımdan, gerekse de icra tevzi bürosundaki bilgisayardan bana da bulaşmaya çalıştı. Ancak işletim sistemi olarak Pardus kullandığımdan başarılı olamadı. Hep söylediğimiz gibi dünya üzerinde yazılmış virüslerin tamamına yakını Windows işletim sistemi üzerinde çalışıyor. Tabii ki linuxda da etkili olan virüsler var; ancak bu tipler sadece bir tür linuxda çalışabilir.

Örneğin Mandrake Linux için yazılan virüsün Pardus' da çalışması söz konusu olmaz. Ayrıca linuxda virüslerin bulaşmasını engelleyen etkili bir önlem de var. Windows' da varsayılan olarak ayarlanmışın aksine sisteme müdahale ancak yönetici haklarına sahip olan kullanıcı tarafından yapılabilir. Dolayısıyla benim flash diskteki virüs de yayılamadan kaldı. Yetkili kullanıcı ile flash diski açıp Windows' da silinmesi mümkün olmayan virüslü dosyaları tamamen sildim.

Ancak bu Adliye' de yaşadığımız sorunları çözmüyor; halihazırda bilgisayarlar virüs yaymaya devam ediyor. Benim çözüm önerim, en azından baro odalarındaki bilgisayarlara işletim sistemi olarak Pardus yüklenmesi. İcra tevzii bürosundaki bilgisayara ise güçlü bir virüs koruma programı yüklenmesi; zira orada Pardus' un yüklenmesi için belli izinlerin alınması gerekir.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

ÖLÜM OLMASA NE DİN OLURDU NE DE FELSEFE

Bilindiği üzere felsefe; hayatın anlamını, insanın varoluş nedenlerini inceleyen bilim dalıdır. Felsefe bilimi, varlığına dine borçludur. Çünkü insanlığın varoluşundan bu yana din vardır, din de felsefeyi doğurmuştur.

Kişioğlunun dünyadaki yaşantısında davranışlarını, ahlak kuralları ile çoğu zaman bunlarla iç içe geçmiş bulunan din kuralları sınırlar. Üç büyük semavi din ile Budizmde ahlak kurallarının tamamına yakını, din kurallarının bir parçasıdır. Modern çağın gelişmiş toplumlarında ise, özellikle gençler arasında dinsizlik yükseliştedir. Örneğin Japonya' da gençlerin çoğunun kendini herhangi bir dine mensup hissetmediği görülmektedir. Buna rağmen ahlak normları, toplumsal yaşamı son derece sınırlamakta adeta topluma çeki düzen vermektedir.

Batı toplumlarında dinsizlik yükselişte olmasına rağmen, bu olguyu tanrıtanımazlık şeklinde değerlendirmek de yanlıştır. Çünkü tanrı bilinci hiç yok denemez, sadece topluma hakim olan din anlayışına bir karşı çıkıştan söz edilebilir. Örneğin günümüz yaşamının gerekleri ve değişen yaşam koşulları uyarınca Katolik ülkelerin çoğunda eşlerin boşanma hakları İkinci Dünya Savaşı' ndan sonra uzun ve sancılı mücadelelerle kazanıldı.

Dolayısıyla insanların çoğunluğunun içinde bir Yaratıcı, yani Tanrı bilinci vardır. Bunun en büyük nedeni ise ölüm ve ölüm sonrasının belirsizliğidir.

Kişinin bir dini varsa, onun açısından ölümden sonrasının herhangi bir belirsizliği yoktur. Çünkü dünya üzerindeki dinlerin çoğunda, ölümden sonra bir başka yaşamın varlığı söz konusudur. Ancak bunun niteliği, dinden dine değişiklik gösterir. Üç büyük dinde, ruh ölümsüzdür ve sadece bu dünyada zamanla ölçülebilen bir yaşam sürecine hapsedilmiştir. Geçici dünyanın ardından tekrar eski boyutuna dönecek olan ruh, zaman sınırlamasından kurtulacak esas öz niteliğine kavuşacaktır.

Ölüm olmasa idi ya da daha doğrusu ölümün zamanının belirsizliği, ölümünü nasılının muğlaklığı olmasaydı; insanlığın hırsı ve kan içici tabiatı hiçbir surette dizginlenemez; dünya üzerinde kural tanımazlık hakim olurdu. Ölüm insanları korkutmakta, ölümden sonra olacaklar da; insanları hep merak içinde bırakmaktadır.

Ölüme ve sonrasına insanların yükledikleri anlamlar, insanların yaşayış biçimlerinde de etkili oluyor. Örneğin ölümden sonrasında bir başka yaşama inanmayan insanların, kendilerini zevkçi (hedonist) bir yaşam biçimine kaptırması çok kolay. Bu düşünce tarzı, hayatın görece olarak çok kısa olması nedeniyle, anın yaşanmasını ve her şeyden maksimum zevk alınmasını, başka şeylerin düşünülmemesini öğütler; kendi içinde çok tutarlı olduğu söylenebilir.

Ancak ölümden sonra başka bir yaşamın, hatta gerçek olan sonsuz yaşamın varlığına inananlar için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Çünkü onlar yaptıklarından veya yapmadıklarından dolayı hesaba çekileceklerini, öteki dünyadaki yaşamlarının bu dünyadaki davranışlarına bağlı olduğunu ve benzeri bir sürü şeyi düşündükleri için bu dünyada kendilerine bir otokontrol uygulamaları kaçınılmazdır.

İnsanın bir dine mensup olması, eğer o din kendisine olumlu şeyler katıyor ve dünyada daha mutlu, uyumlu bir yaşama sahip olmasına neden oluyorsa güzel bir şeydir. Ancak dünya tarihi bize göstermiştir ki; dinlerin bizatihi kendisi kadar yorumu da önemlidir. Çünkü dinlerin yanlış yorumlanması neticesi yaşanan savaşlar, çekilen acılar neredeyse medeniyetin başlangıcı ile yaşıttır. Din uğruna çıkılan haçlı savaşlarında, engizisyon mahkemelerinde ve dinsel temelli günümüz çatışmalarında milyonlarca insan öldü, ölüyor.

Ölüm ve sonrası, insanlığı varoluşundan bu yana meşgul ediyor. Meşgul etmeye de devam edecek, ta ki öldüğümüz güne kadar. Ancak o gün tüm sorularımızın cevaplarına kavuşacağız, ama maalesef bundan dünyada bıraktıklarımızın haberi olamayacak.

15 Mayıs 2009 Cuma

91.3 ÜNİVERSİTE FM ANTALYA' NIN ÇAĞDAŞ SESİ

Sizi bilmem ama ben, Üniversite FM' in bağımlısı oldum. Bu radyo, Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo ve Televizyon Bölümü' ne bağlı. Ticari olmaması ve reklam gelirine muhtaç olmaması, onu şehrimizdeki diğer radyolardan farklı kılıyor.

Müzik yayınını sık sık bölen reklamlar, insanı sıkan bayıcı geyik muhabbetleri de yok bu radyoda. Yapılan söyleşiler ise, kültürel yanı ağır basan konularda; veya bilgilendirici.

Yapılan müzik yayını ise tek kelime ile mükemmel. Klasik müzik, hafif batı müziği ile Türk Halk Müziği yanında dünyanın birçok köşesinden farklı seslere yer veriliyor. Örneğin İtalyan, İspanyol, Latin Amerika vb değişik coğrafyalardan müzikler dinlemek mümkün.

Antalya' da değişik bir ses arayanlar için ideal bu radyo. İnsanın illa ki opera veya klasik müzik sevmesi gerekmez. Sadece önyargılardan uzak, tüm dünya müziklerine açık bir kulağı ve gönlü olması yeterli. Yayın akışı da son derece profesyonelce düzenleniyor, öyle cart diye yayın kesilmiyor. Gerekli gereksiz birçok bilgi sokuşturulmuyor, sadece ve sadece müziğin sihirli akışına kaptırıyorsunuz kendinizi.

En önemlisi yayın akışındaki müziklerde marjinal değişiklikler de yok. Yani Türkçe hafif batı müziği dinlerken ardından birden acıklı bir opera veya insanı yoran senfoniler yok. Buna genelde ülkemizde sadece ve sadece TRT radyolarında dikkat edildiğini üzülerek görüyoruz.

Daha öncesinde büromda genelde TRT-3 dinlenirdi. Bir de tabii ki internet üzerinden yayın yapan radyolar. İnternet radyoları demişken, o konuda da birkaç söz söylemek gerek. İnternette yabancı kaynaklı radyolar, genelde belli bir tür üzerinde yoğunlaşıyor. Bunu tabii karşılamak gerekir, ancak dinleyiciyi de bu bir süre sonra sıkıyor.

Tabii karşılamak lazım; çünkü, internet radyoları normal radyolardan farklı olarak o anda kendilerini kaç kişinin dinlediğini belirleyebiliyorlar. Bu da onları dinleyici tercihleri konusunda daha hassas yapıyor. Ayrıca reklam verenler de hedef kitlelerine uygun müzik tiplerini belirleyip, o yöndeki yayınlara reklam veriyor.

Tüm bunların sonucunda ise, gün içinde birçok internet radyosunu aynı anda takip eden milyonlarca dinleyici. Örneğin benim en çok dinlediğim internet radyosu İngiltere' den yayın yapan Classic FM, ses kalitesi ve müzik tercihleri mükemmel. Yayınlarında yıl içindeki önemli konserlerde yaptıkları birçok canlı kayıt ile önemli albümlere yer veriyorlar. Ayrıca sadece belli konulara yoğunlaşmış; film müzikleri, dizi müzikleri, 70 ve 80' ler gibi internet radyoları da dinlediklerim arasında.

Neyse nerden nereye geldik. Sonuç olarak müzik dinleyin, ruhunuz yükselsin; hayatın sıkıcı temposunda biraz nefes alın. Sadece işini ve kazandığı parayı düşünen ot kafalılardan olmayın. Hayatını rafine zevklerle güzelleştiren, etrafına mutluluk saçan bireyler olabilmeniz dileğiyle.

Üniversite FM' i bir deneyin derim, eminim pişman olmayacaksınız.

23 Nisan 2009 Perşembe

ULUSAL EGEMENLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK

Bugün önemli bir gün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Kanımca uzunca bir süredir bu bayramın hep ikinci yarısını kutluyoruz, nedense Ulusal Egemenlik kavramı biraz geride veya daha doğrusu sözde kalıyor. Halbuki ülkemizin geleceği bakımından ülkenin kaderinin ulusun kendi ellerinde olması çok önemli.

Devletimizin kurucusu, ulu önderimiz Mustafa Kemal Paşa 6 Mart 1922 tarihinde şöyle diyordu:

“...Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa' nın en önemli devletleri, Türkiye' nin zararıyla, Türkiye' nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye' nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere' nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana' dan sonra, Peşte ve Belgrad' da yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.

...Bir şeyin zararıyla bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa' nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye' yi yok etmeye girişenler, Türkiye' nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş, ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye' nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye' nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye' yi ıslah etmek, Türkiye' yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye' nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.

...Oysa bu güç ve kuvvet, Türkiye' de ve Türk halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisinde kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa' dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa' nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa' dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

...Bu düşüş, bu alçalış yalnız maddi şeylerde olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazı ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatıyla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu' yla Batı' nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı' ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamen soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, (bundan) bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez.

...Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye' nin Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkummuş gibi, Türkiye' yi atıl ve çekinden bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye' de fikir adamları, adeta kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki ´Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.´ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlar ´Onlar bizi idare etsin´ diyorlardı.”

87 yıl öncesinde Gazi' nin söyledikleri maalesef bugün de hala geçerli. Hatta birçok noktada Batılılar istediklerini elde etmiş, Cumhuriyeti kuranların sonsuz fedakarlıkları ile elde edilenler bir bir geri verilir hale gelmiştir.

Örneğin Osmanlı' nın başına bela olan kapütilasyonlar; Gümrük Birliği, Uluslararası Tahkim, AB Uyum Yasaları vb ile yeniden diriltilmiştir. Avrupa Birliği' nin karar sürecinde herhangi bir katılımımız olmaksızın, imzaladığımız anlaşmalar ile onların aldığı kararlara biz de harfiyen uymak durumundayız. Misal olarak Avrupa Birliği bir Afrika ülkesinden ithal edilen malların gümrük tarifesini değiştirdi, biz de yenilenen tarifeye göre gümrük mevzuatımızı değiştiriyoruz. Bizim 3. ülkelerle yaptığımız anlaşmalarla tanıdığımız ayrıcalıklardan Avrupa Birliği ülkeleri de otomatikman yararlanıyor. Çünkü yine imzaladığımız anlaşmalar ile “en çok kayrılan ülke” statüsünü elde ettiler. Ama tersi bizim için geçerli değil. Örneğin AB ile ABD arasında yapılan bir anlaşmadan biz yararlanamıyoruz.

Halbuki Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalayan İsrail' in “en çok kayrılan ülke” statüsü var. AB' ye iç pazarını açmış, ama karşılığında hem AB ülkelerine gümrüksüz mal satıyor, hem de AB' nin başka ülkelerle yaptığı anlaşmalardaki lehe olan hükümlerden otomatikman yaralanıyor.

Bu bize Avrupa Birliği sürecinde atılan en büyük kazıklardan. Biz de aynı imkanlardan yararlansa idik, bugün sanayicilerimiz kotaları dolduğundan ABD' ye mal satabilmek için, fabrikalarını Bulgaristan' a, Mısır' a taşımak zorunda kalmazlardı.

Uluslararası Tahkim ve ülkemizde bulunan Amerikan askerlerine ilişkin düzenlemeler de Adli Kapütilasyonların dik alası.

Halbuki Cumhuriyet' in kazanımları için biz ne çok acılar çektik, koskoca Osmanlı İmparatorluğu milli devlet olamadığı için, tam bağımsız ve özgür politikalar güdemediği için Emperyalistlerin elinde oyuncak olup, sonunda da yıkıldı gitti.

Bakın bu konuda Mustafa Kemal ne diyor: “...Pek güzel bilirsiniz ki, sultanlarla halifelerle yönetilmiş ve yönetilmekte olan ülkelerde, vatan için, millet için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, ekseriya kolaylıkla sağlanmıştır...Böyle yönetilen ve egemenlikten vazgeçen bir milletin akıbeti elbette felaketti, elbette musibettir. Osmanlı devleti, gerçekte ve fiilen bağımsızlıktan yoksun bir duruma getirilmişti. Öyle ya, bir devlet ki kendi uyruklarına saldığı vergiyi yabancılara salamaz. Gümrük işlemlerini, resimlerini, memleketin gereksinimlerine göre düzenlemekten uzaktır. Ve bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargılama hakkını uygulayamaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değildi, daha fazlaydı. Doğrudan doğruya milletin hayati gereksinimlerinden olan, söz gelişi demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için, her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Şu halde hayatını sağlamaktan yasaklanmış bir devlet bağımsız olabilir mi? Arz ettiğim gibi gerçekte devlet istiklalini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi ecnebilerin bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamıyla tutsak bir duruma getirilmişti. Bu sonuç arz ettiğim gibi, milletin kendi egemenliğine ve kendi yönetimine sahip bulunmamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun tarafından kullanılagelmiş olmasından doğuyordu. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz milli bir devir yaşamıyorduk ve milli bir tarihe sahip değildik.”

Günümüzde başımızda herhangi bir padişah, halife vb yok; ancak demokrasimizin de dört dörtlük işlediğinden bahsetmek maalesef mümkün değil. Özellikle siyasi partiler tarihimiz incelenirse; parti içi demokrasiyi bir türlü içimize sindiremediğimiz ve partilerimizin de bu nedenle lider partileri olduğu görülür. 70' li yıllarda dahi partilerde kadrolar bugünkünden önemliydi.

Liderler sultasının sonucu ise, partilerin içinde doğru, düzgün, ilkeli insanlar yerine lider şakşakçılarının yükselmesi oluyor. Maalesef liderlerimiz de kendi etraflarını saran bu tarz insanların yanlış yönlendirmeleri ile, her zaman için doğru politikalar üretemiyorlar.

Sonuçta olan millete oluyor, kimi seçerse seçsin alternatif politikalar ve çözümler yaratılamıyor. Kim ne derse desin, son 50 yıllık zaman diliminde ülkede milli çözümler yerine sürekli dışarıdan birtakım odakların önerileri dinlendi, onların istedikleri politikalar güdüldü. Bunlar arasında ülkemizin lehine olan hiçbir şey yok diyemeyiz; ancak ülkede tam bağımsız ve ulusal çıkarlarımız yönünde bir siyaset güdülse idi, bugünkünden daha iyi bir durumda olacağımız aşikardı.

4 Nisan 2009 Cumartesi

KÜRESEL EKONOMİK KRİZ VE KARMA EKONOMİ

Kapitalist Sistemin kendi özünde kriz doğurmaya elverişli olduğu yıllardan beri dile getirilirdi. Yani ekonomiyi kendi haline bırakırsanız, insanların sonsuz hırsları düşünülürse; krizlerin oluşumu doğal sürecin sonucudur. Patlayan emlak balonu ve sonrasında derinleşen küresel kriz, dünyadaki hemen hemen tüm ülkeleri etkisi altına aldı.

Bizim yaşadığımız 2001 Bankalar Krizi' nde AB ülkeleri, bankalara Devletin el koymasını çok eleştirmiş ve sürekli olarak devletin piyasalara müdahale etmemesi gerektiğini vazetmişlerdi. Halbuki bugün gelinen kriz ortamında, bu gelişmiş ülkelerin bize söylediklerinin tam tersini yaptıkları; kendi ülke menfaatleri söz konusu olunca, gözlerinin hiçbir şeyi görmediği, hiçbir kuralı takmadıkları ortaya çıkıverdi. Birçok özel bankaya Avrupalı Devletlerce el konuldu, birçok ülkede de %100 mevduat garantisi sağlandı.

Bize yıllardan beri IMF, Dünya Bankası vd örgütler yolu ile, kamunun elinde bulunan iktisadi teşekkülleri, enerji, petrokimya vb ağır sanayi dallarını özelleştirmemiz için baskı yapılıyordu. Sonunda başarılı oldular; son yapılan özelleştirmeler ile Devletimizin elinde pek fazla şey kalmadı. Peki iyi mi oldu, o tartışılır; özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bulunan devlet kuruluşları, oraların göreceli olarak az gelişmiş ekonomik yaşamlarında çok büyük önem taşıyordu. Ülkede tarım ve hayvancılığın bitme noktasına gelmesinin ardında Devletin bu alanlardan çekilmeye zorlanması yatmakta.

Biz Türk Telekom, PETKİM, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi yaratılması uzun çaba, bol para ve acılara mal olan göz bebeği milli kuruluşlarımızı özelleştirme adı altında yabancı olsun yerli olsun yatırımcılara satarken; Almanlar stratejik kuruluşlardaki yabancı payını %25' le sınırladılar, ayrıca da Hükumetin iznine bağladılar. Bilindiği gibi Almanya' da telekom, posta idaresi, demiryolları, Lufthansa devletin denetimi altında. İngiltere' de de özelleştirmeler yapılsa da Devletin şirketlerde altın hisse sahipliği söz konusu.

Fransa da ise çok daha değişik bir durum var. Devletin ekonomideki doğrudan denetimi %40 oranında. Son yaşanan krizde Fransız Hükumeti, Renault şirketine emir vererek yurtdışında bulunan fabrikalardaki üretimlerini mümkün mertebe Fransa içine çekmesini istedi. Bunun üzerine şirket, Slovenya' da bulunan fabrikasındaki araba üretimini Fransa' daki fabrikalara kaydırma kararı aldı. Bu karar, AB içinde de büyük tartışmalara yol açtı; ancak tartışmalar sonucu değiştirmiyor. AB' nin yeni üyeleri arasında birliğin geleceği konusunda ciddi endişeler doğduğu bildiriliyor. Hani sermaye ve emek serbestçe dolaşıyordu, Devlet müdahalesi zinhar yasaktı değil mi ya.

Anlaşılan o ki, yükselen ekonomik krizle beraber gelişmiş ülkeler, milli ekonomilerinin menfaatlerini düşünerek korumacı tavırlarını daha da arttıracak. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerinde buna katılması bekleniyor.

Ancak Türkiye açısından bir handikap var, biz dış ticaretimizdeki kararları kendi başımıza alamıyoruz. Sebebi ise AB' ne Gümrük Birliği ile tek taraflı olarak bağlanmamız.

19 Mart 2009 Perşembe

KULLAN AT FELSEFESİ VE TÜKETİM TOPLUMU

Sadece bizim toplumumuzda değil; tüm dünyada son yüzyılın hakim felsefesi, kullan-at anlayışıdır. Küreselleşme ve kapitalimizin olmazsa olmazı tüketimdir. İnsanlar çok miktarda tüketmelidir ki; büyük şirketler çok miktarda üretim yapabilsin, çok miktarda hammadde alsın vs...çark bu şekilde dönüyor. İnsanlara sürekli olarak en yeni cep telefonlarını, en yeni bilgisayarları, en yeni arabaları kullanmaları yönünde görsel ve yazılı basında reklam bombardımanı uygulanıyor. Genç nesiller ideal karakter olarak gördükleri şarkıcılar, dizi/film yıldızları ve top modellere öykünerek onlar gibi yaşamaya özendiriliyorlar. Hatta ürün reklamlarında bu kişiler kullanılıyor ki satışlar garantilensin.

Sonuç ortada her yıl çöpe atılan milyonlarca bilgisayar, cep telefonu, dergi, kitap, giyecekler. Tüm bu mamullerin üretimi için harcanan petrol türevleri, enerji, emek, ağaç vb hammaddeyi düşünen yok. Yaşlı dünyamız daha ne kadar bu azgın tüketimi karşılayabilir ki.

Batı toplumlarında aykırı sesler yok değil. Özellikle çevre örgütlerinin bastırması ile çevreci cep telefonları bile üretilmiş. Nasıl mı çevreci; telefonun dışı çok dayanıklı ve yıllarca kullanılacak şekilde tasarlanmış. İçinde gömülü yazılımsa sürekli olarak güncellenebilecek şekilde tasarımlanmış. Yani telefon gelecek yıllarda çıkacak teknolojilere de uyum sağlayabilecek. Böylece kullanım ömrü uzamış oluyor.

Bir de bizim gibi gelişmekte olan ülkelere bakalım. Hemen her gencin elinde son model bir cep telefonu; hatta arkadaş arasında bu telefonun markası ve modeli de statü sembolü oluyor. Çok az kişi kullandığı telefonun tüm özelliklerine ihtiyaç duyuyor, asıl amaç hava atmak. Neticede ülke dışına ödenen milyarlarca dolar. Halbuki bu para ülkede kalsa, tüm yurttaşların yararına harcanabilirdi.

Giysilerde öyle; eskiden hatırlarım abimizin ablamızın giydiğini biz giyer, bizden sonra da kardeşlerimiz giyerdi. Şimdi düşen fiyatlarında etkisi ile, her çocuk için ayrı ayrı kıyafetler alınıyor. Biz büyükler farklı mıyız derseniz, hayır. Babalarımızın kaliteli bir en fazla iki takım elbisesi olur, sürekli onu giyerlerdi işe giderken. Okul kıyafetlerimiz de tek tipti, formalar yukarda belirttiğim zincirle elden ele geçerdi. Şimdi her okulun kendine has forması var, hepsi ayrı masraf.

Batı ülkelerinde ikinci el kıyafet mağazaları vardır. Biz de birkaç istisna haricinde yaygınlaşmadı. Tekstil ülkesi olduğumuz için fiyatların çoğu ülkeye göre makul düzeyde olması bunda ana etken.

Kısır bir döngü var. Çok tüketim olmalı ki, çok satış olsun; çok satış olsun ki, birim üretim maliyetleri daha da düşsün, böylece nihai tüketiciye satış fiyatları da insin. Ürün fiyatları da düştükçe, anlattığım şekilde israf artmakta.

İsrafsa dünyanın ve özelde ülkenin kaynaklarının tükenmesine yol açıyor. Birkaç on yıl içinde; insanlık çevre felaketlerinin sebep olduğu acıları daha yoğun yaşamaya başlayacak. Kuraklık ve kıtlık, ilk görünen felaketler.

Ya birey ve toplum olarak üzerimize düşeni yapacağız ya da bozulan dengeler yüzünden doğanın da bizden alacaklarına razı olacağız. Kişisel olarak da yapabileceğimiz çok şey var. Örneğin kullandığımız elektrikli aygıtların kapatırken fişini çekmek, çevre dostu otomobiller kullanmak, bürolarımızda kağıtların her iki yüzünü de kullanmak, bozulmadan cep telefonumuzu değiştirmemek bunlardan birkaçı.

Arabalardan bahsetmişken, arazi araçlarına da değinmek isterim. Amerikan yaşam tarzının bir sembolü olan bu araçlar, aslen zorlu arazi koşulları için tasarlanmıştır. Dolayısıyla son derece ağır ve hantal olan gövdelerini taşıyabilmek için, çok güçlü ve büyük motorlara sahiptirler. Normal bir arabanın hemen hemen iki katı yakıt sarf ederler. Kırsal alanda yaşayan kişilerin bu araçları kullanması makuldür de, şehirde yaşayanların bu araçları kullanması saçmadır.

Bizim gibi ülkelerde bu tip araçlar tamamen ego tatmini için kullanılan, statü sembolleridir. Ayrıca söylemek isterim ki bu tip araçların şehiriçi trafiğinde kullanımı, hem kullanan hem de karşıdaki insanlar için büyük hayati riskler taşımaktadır. Zira yapılan araştırmalar, bu araçları kullananların daha fütursuz davrandıklarını ve daha çok kazaya karıştıklarını ispatlamaktadır. Yine yapılan araştırma ve istatistiklerin sonuçlarına göre arazi araçlarının karıştıkları trafik kazalarında, karşı tarafta meydana gelen ölümler normal araçlardakine göre çok daha yüksektir. Dolayısıyla bilinçsiz sürücüler elinde bu araçlar, birer ölüm makinesi haline gelmektedir.

Çevre duyarlılığı sadece medeni bir insan olmanın gereği değil, aynı zamanda tüm büyük dinlerin de olmazsa olmazıdır. Zira israf, tüm kutsal metinlerce lanetlenmiş Yüce Yaratıcı' nın öfkesini çeken davranışlardan biridir.

21 Şubat 2009 Cumartesi

ANTALYA VE RAYLI SİSTEM TARTIŞMALARI

Antalya' da esnaf ve sokaktaki vatandaş arasında bir kamuoyu anketi yapılsa; herhalde en çok konuşulan konuların başında Raylı Sistem Projesi gelir. Etrafıma kulak verdiğim zaman genelde; eleştirilerin görüşler arasında yoğun olduğunu görmekteyim. Bu kanımca biraz da proje hakkında yeterli bilgi sahibi olunmamasından kaynaklanıyor.

Biz Türk insanı olarak nedense plan, program vb şeyleri pek sevmeyiz. Zamanla kısıtlı olmak yerine, her şeyin bir anda hemencecik oluvermesini isteriz. Halbuki büyük inşaat projelerinin çok karmaşık ve uzun yapım süreçleri olması kadar doğal bir şey yok. Özellikle kentin trafik problemlerini çözme gibi bir iddianız varsa, çözümlerinizin de iddialı olması gerekir.

Daha önceki köprülü kavşak ve battı çıktıların yapımları sırasında daha çok trafik sıkışıklıkları yaşanmıştı. O zaman da çokça şikayetler yapıldı, ama ne oldu. Bakın şimdi büyük çoğunluk memnun.

Raylı Sistem konusunda en çok duyduğum şikayet ise, neden hattın tamamının yer altından gitmediği. Bunun çok basit bir açıklaması var aslında; maliyet yani para. Kendine ayrılmış yoldan gittiği sürece metro ile hafif raylı sistemin hız açısından çok büyük bir farkı yok. Ancak inşaat yapım süreleri ve maliyet açısından çok büyük farklar var. Metro yapılması söz konusu olsaydı, projenin sadece şu anki güzergahının inşasının bile yıllarca sürmesi ihtimali vardı.

İkinci eleştiri konusu ise güzergahın son derece kısıtlı kişinin ihtiyacına cevap verecek olduğu. Buna katılmamak elde değil. Ancak bu projenin daha ilk safhası. Aşağıda gördüğünüz haritada, ilerleyen aşamalar da gösterilmiş. Bu haritayı ben imar planı dosyaları içinden aldım. Keşke belediye kendi web sayfasında bu haritayı yayımlasa idi.




Hafifi Raylı Sistem' in 2. Aşaması' na Otogar-Üniversite-Meydan, Meydan-Havaalanı veya Meydan-Lara-Kundu güzergahlarından biri ile başlanması muhtemel. Üçüncü aşamada ise Liman ve Altınova bölgelerine ulaşan hatların yapımı öngörülüyor.

Tüm aşamalar tamamlandığında, Antalya Hafif Raylı Sistemi' nin durak ve güzergahlarının tüm şehri saracağı görülüyor (Bkz. aşağıdaki şema). Umarız bu çok kısa bir sürede gerçekleşir; zira bu şekilde Antalya trafiği çok rahatlayacak. İnsanlar ev ve iş yerleri arasında raylı ulaşımı kullanacağı gibi, Lara ve Konyaaltı plajlarına ulaşım da hızlanacak.




Ancak raylı sistemin esas yararı zaman konusunda olacak. Bugün Antalya trafiğinde belli saatlerde zaman israfı söz konusu olmakta. Kendi araçları ile yolculuk edenler bundan çok fazla etkilenmeseler de özellikle toplum ulaşımda dolmuşları tercih edenlerin, bir yerden bir yere ulaşması bazen 1 saati aşıyor.

Biz millet olarak pek dakik değilizdir. Saatle plan program yapan çok az kişi vardır. Ancak oteller vb işletmelerin vardiyalı çalışma usulü ile bu yaygınlaşmakta. Hemen hemen tüm otellerin servisleri var, aksi halde yine gecikmeler oluyor. Raylı sistemin yaygınlaşması ile tüm özel servislerin yerini, işletmeler tarafından dağıtılan toplu ulaşım kartları alacak. Bu hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım için olmazsa olmaz.

Ülke ekonomisi petrol ve türevleri için milyarlarca doları dışarıya ödüyor. Ulaşımımızın hem şehirler arasında hem de şehir içinde raylı sistemlere dayandırılması, ülke menfaatleri için oldukça önem taşıyor.

21 Ocak 2009 Çarşamba

PARDUS' A SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Pardus' un e-ileti grubuna üyeyim ve kullanıcıların birebir olarak yaşadıkları sorunları ve çözümlerini ilgiyle takip ediyorum. Son zamanlarda bu gruplara dahi ulaşan Pardus' u aşağılayan, kötüleyen görüşlere üzülerek şahit oldum. Dikkat ediniz Pardus' u eleştiren, eksikleri, olması gerekenleri dile getiren yorumlar demiyorum. Alenen hakaret, aşağılama vb ifadeler.

Bu nitelikte görüşler benim gibi Pardus' a gönül veren kullanıcıları üzse de, esas geliştiriciler üzerinde; yaptıkları çalışmaların takdir edilmemesi hissini uyandırmakta. Bu nedenle bu makaleyi kaleme almak istedim.

Bu tip görüşler genelde Microsoft' dan sertifikalı bilişim sektöründe belli konumda bulunan yazılımcılar tarafından dile getirilmekte. Bu kişilerin ÖZGÜR YAZILIM FELSEFESİNİ yeterince kavrayamadıkları düşüncesindeyim. Ayrıca elde ettikleri sertifikalar ve yerleştikleri konumlar itibariyle; yeni şeyler öğrenmeye kapalı, değişiklikten korkan insanlar.

Bunlar tekelci anlayışa sıkı sıkıya sarılarak, piyasada özgür yazılımlar lehine esen rüzgarı tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bugün tüm dünyada özellikle (cep telefonu, netbook gibi) donanım ürünlerinde serbest yazılımlara doğru kayış var. Ekonomik kriz de bunun artmasına neden oldu. İnsanlar artık sürekli yeni sürümleri çıkan yazılımlara para ödemekten bıktı.

Pardus' a gelince dünyadaki benzerlerine uygun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi ulusal çıkarları gereği milli yazılımlara yönelme ihtiyacı hissetti. Pardus' un Linux tabanlı olması nedeniyle milli bir yazılım olamayacağı eleştirileri ise son derece mantıksız. Zira araba üretirken tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. Bilim Tarihi' ne baktığımızda tüm icatların, bir önceki neslin teknolojisi üzerine yeni bilgiler eklenerek elde edildiğini görürüz.

Ayrıca Fransa, Almanya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki devlet yetkilileri de bu çok bilmiş arkadaşlar kadar akıllı değil mi. Bu ülkeler de kendi milli yazılımlarını geliştirirken linux tabanlı olmasına dikkat ettiler.

Bırakın efendim bırakın, ilk çıktığı günden beri Pardus' umu büyük bir zevkle kullanıyorum. Bugüne kadar ufak tefek birkaç sorun dışında herhangi bir problem yaşamadım. Her çıkan sürümle de daha iyiye gidiliyor. Pardus' dan önce Gelecek Linux' u da denemiş ancak memnun kalmamıştım. Tübitak UEKAE iyi yolda ilerliyor, siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.
Av. Yusuf İŞLER